Şamil | Kategoriler | Konular

Bagı, bagy

BAĞİ, BAĞY

İstemek; istemede ileri gitmek; çabayla arzulamak;
sınırı aşmak; hakkıyla yetinmeyerek
başkasının canına, malına, ırzına
kasdetmek; saldırıya yeltenmek veya saldırmak; haksız
yere yükselmek isteyerek tecavüzde bulunmak; kendisine sulhün yolları
ve biçimleri gösterildiği halde haksızlıkla üst olma
sevdası gütmek. Bağy "beğa" fiilinin
masdarı ve isim olarak kullanılır.

Kur'an-ı Kerîm'de "De ki: O her şeyin
Rabbi iken ben Allah'tan başka Rabb mi isteyecekmişim? (ebğî
rabben)"(el-En'âm; 6/164); Allah'ın dininden başka bir din
mi arzuluyorlar (yebgun)?" (Âli İmrân, 3/83);

"De ki: Ey Kitap Ehli! Neden eğriliğini
arzulayarak (tebguneha) iman edeni Allah'ın yolundan
alıkoyuyorsunuz?" (Âli İmrân, 3/99); Aranızda çıkmış
olsalardı, sizin için bozgunculuktan başka birşey
artırmazlar ve fitneye düşmenizi arzulayarak (yebgune) hemen içinize
sokulurlardı" (et-Tevbe, 9/47) gibi ayetlerde geçmektedir. Daha
çok "yeryüzünde bağy etmek" şeklinde
kullanılır.

Aynı kelimeden türeyen "ibteğa"
fiilî bir şeyi istemede çaba göstermek anlamındadır.
Eğer, istenilen şey iyiyse, eylem de iyidir. Nitekim, Kur'anda
"Yüce Rabbin vechini ibtiğa" (el-Leyl, 20), "Rabbi'nin
rahmetini ibtiğa" (İsrâ,17/27) ve özellikle Allah'tan
fazl veya Allah'ın fazlını ibtiğa" (el-Bakara,
2/198, en-Nahl, 16/14, el-İsrâ, 17/66, Kasas, 28/73)
şekillerinde geçtiği gibi, kalplerinde maraz olan
kişilerin fitne ve te'vilini ibtiğa ile müteşabihlere
uydukları da belirtilir (Âli İmrân, 3/7).

Yine aynı kelimeden türeyen "inbeğa"
fiilî ise yaraşmak, uygun düşmek, istenmesi uygun olmak
anlamlarında "Biz ona şiiri öğretmedik, bu ona
yaraşmaz da (ma yenbeği leh) (Yâsin, 36/69) ayeti gibi
ayetlerde kullanılır. İnsanlar arasında
ayrılıkların, özellikle, ümmet halinde sağlam bir
yapı (Bünyânun marsûs) oluşturan tevhîd toplumunun içinde
tefrikaların başgösterip ihtilafların çıkmasında
ana neden bağy'dir. Allah katından gelen apaçık ilim, hak
ve beyyine'lerden sonra eğer tefrika doğuyor ve ihtilaflar
başgösteriyorsa, bu; bazı insanların Allah'ın dininin
kendilerine biçtiği hak ve yere razı olmayıp,
başkalarının hakkına tecavüze yeltenmesinden ileri
gelmektedir. Bu konuda Kur'an oldukça nettir. Bağy'in nedeni ise
şu iki ayet-i kerîmede oldukça açık ve anlamlı biçimde
ortaya konmaktadır:

"O'dur sizi karada ve denizde yürüten, ne zaman
ki bir gemide olursunuz; güzel bir rüzgârla onları akıp götürürken
ve buna sevindiklerinde birden gemiye şiddetli bir kasırga gelip,
her yerden dalga kendilerine ulaşır ve
sarıldıklarını sanırlar o zaman dini O'na has
kılarak Allah'a yakarırlar: Eğer bizi bundan
kurtarırsan, mutlaka şükredenlerden oluruz. "Ne zaman ki
Allah kendilerini kurtarır, işte o zaman haksız yere yeryüzünde
bağy ederler. " (Yunus, 10/22-23).

" Eğer Allah rızkı kullarına
yaysaydı, yeryüzünde bağy ederlerdi" (Şûrâ,
42/27).

İnsanlar zaman zaman darlıklarla, zaman zaman
bolluklarla karşılaşırlar. Özellikle, Tevhîd toplumu
kuruluşta oldukça büyük zorluklardan ve "Allah'ın
yardımı ne zaman?" deme noktasına değin, büyük
fırtınalardan ve sarsıntılardan geçer. Sonunda Allah
rahmet kapısını onlar için açar, yer de ayaklarının
altından onlara bol bol rızık verir, bu durumda
zayıflayan kalpler, özellikle cahiliyedeki mevkilerini İslâm'da
bulamayanlar ve rızkın, bolluğun
şımarttığı kimseler Allah'ın dininin
kendilerine verdiği paya razı olmayıp daha çok mal, şöhret,
mevki gibi etkenlerle başkalarının hakkına el atmaya
yeltenirler. Böylece bağy eylemi ortaya çıkar.

Resulullah (s.a.s.) "Cezası en çabuk verilen
şerr bağy"dir buyurmuş, İmam-ı Cafer
es-Sadık da, "İblis, ordularına emreder:
Aralarına haset ve bağy ekin, çünkü bunlar Allah katında
şirke denktir der" demiştir. Kur'an' da "Bir kötülüğün
karşılığı, misli bir kötülüktür. Kim affeder
ve ıslah ederse sevabı Allah'a aittir. O, zalimleri sevmez. Kim
de zulme uğradıktan sonra yardımlaşırsa,
onların üzerine yol yoktur. (Kendilerine bir şey yapılmaz,
ceza verilmez). Yol ancak insanlara zulmedenler ve yeryüzünde haksız
yerde bağy edenler üzerinedir. Onlardır acıklı bir
azabın kendileri için olduğu kişiler" (Şûrâ,
42/40-42) buyurulmakta; "kendilerine bağy isabet ettikten sonra
(haklarını almak için) yardımlaşanlar"
övülmekte ve bu sıfatın müminlerin sıfatı
olduğu belirtilmekte (Şûrâ, 42/39) ve "Birbiriyle savaşan
iki mümin topluluktan biri diğeri aleyhine bağy ederse, bütün
müminlerin bağilerle Allah'ın emrine dönünceye kadar savaşmaları"emrolunmaktadır
(Hucurât, 49/9). Kur'an'da ayrıca "fâcir olması, kendisi
için olmayan şeye yeltenmesi" anlamında kadının
bağyinden de söz edilmektedir (Meryem, 19/20, 28).

Ali ÜNAL

Bir terim olarak ise bâğî; hak ve adalet ile
ülkeyi yöneten İslâm devlet başkanına veya nâibine karşı,
bir te' vile, yani kendince doğru görülen bir delile, bir sebebe
dayanarak itaat dairesinden çıkan, bununla birlikte müslümanların
öldürülmesini, mallarının müsaderesini, zürriyetlerinin
esir edilmesini helâl görmeyen ve silâhlı güce sahip olan
müslüman, demektir.

Buğât (Bağîler) arkalarında silâhlı
bir güç olan asîlerdir. Kendi yorumlarına göre bir delile
dayanarak bazı hükümlerde müslümanlara ve İslâmî yönetime
muhalefet ederler. Askerî bir güçle bir bölgeyi ele geçirirler ve
orada kendi yönetimlerini hakim kılarlar. Hâricilerin Hz. Ali'ye
karşı takındıkları tavır gibi. Hâricîler
veya diğer adıyla Harûrîler Hz. Ali'ye isyan ettiler, onun ve
müslümanların kanlarını ve mallarını gasbetmeyi
kadınlarını esir etmeyi helâl saydılar. Haricîler*
Resulullah (s.a.s.)'ın ashabını tekfir ederler. Her günahın
insanı küfre götürdüğü kanaatini taşırlar. Böylece
dinde çok sert ve şiddetli bir yol izlediler. (İbnü'l-Hümâm,
Fethu'l-Kadîr, IV, 408 vd.; es-Semerkundî, Tuhfetü'l-Fukahâ, III, 251;
İbn Âbidîn, Reddü'l-Muhtar, III, 338). Bunların
dışındaki bâğîler ise; hâricîlerin mübah gördüğü
gibi müslümanların mallarını ve çocuklarının
esir edilmelerini mübah görmezler.

Hz. Ali; "Din kardeşlerimiz bize
bağyetti (isyan etti)" derken, bağy'i isyan anlamında
kullanmıştır. Bâğîler İslâm nazarında
dinden çıkmış sayılmazlarsa da ümmetin ittifakı
ile dalâlet* ehlidirler. Dinden çıkmadıklarının
delili şu ayettir: "Eğer müminlerden iki tâife çarpışırlarsa
siz hemen onların aralarını bulun" (el-Hucurât,
49/9). Ancak bunlar tevhid toplumunun dağılmasına, za'fa
uğramasına İslâm devleti bünyesinde ayrılıkların
çıkmasına, müslüman kanının dökülmesine yol açan
bir kitledir.

Bâğîlerle ilgili bazı hadisler, bu konuda
uygulanacak hükümleri kapsarlar:

İbn Ömer (r.a.), Hz. Peygamber' in şöyle
dediğini nakletmiştir: "Her kim bize karşı silâh
taşırsa bizden değildir." (Buhârî Fiten,7, Diyât,
2; Müslim, İman, 161, 163; Fiten, 16_ Nesaî, Tahrim, 26; Tirmizî,
Hudûd, 26; İbn Mace, Fiten, 11). Burada silâh taşımak,
harbetmek anlamındadır.

Ebû Hüreyre'den, Allah elçisinin şöyle buyurduğu
rivayet edilmiştir:

"Her kim, İslâm devlet başkanına
itaatten çıkar ve İslâm cemaatinden ayrılır da
ölürse, onun ölümü cahiliyye* ölümüdür." (Buhârî, Fiten,
2; Ebû Dâvûd, Sünnet, 27). Bu hadis, bir kimse cemaatten ayrılır,
ancak o cemaate karşı harbetmezse; bizim de kendisi ile muharebe
edemiyeceğimize delildir. Çünkü Hz. Peygamber, onunla muharebe
etmemizi emir buyurmamış, yalnız onun ölüm hâlinin
cahiliyyet ölümüne benzediğini haber vermiştir. Şu halde
o, bu fiilî ile dinden çıkmaz, demektir. Hz. Ali'nin Hâricilere
söylediği şu sözler de bunu gösterir: "İstediğiniz
tarafta olun, sizinle aramızdaki hukuk, haram kan dökmemeniz, yol
kesmemeniz ve hiç bir kimseye zulüm etmemenizdir. Eğer bunları
yapacak olursanız size harp ilân ederim" (Ahmed b. Hanbel,
Taberânî ve Hâkim). Bir başka hadis-i şerifte Hz. Peygamber (s.a.s.)
şöyle buyurur: "Cezası en çabuk verilen kötülük bağy'dir.
"

İbn Ömer (r.a.)'den Allah Resulu'nun şöyle
buyurduğu rivayet edilmiştir: "Bilir misin ey İbn
Ümmi Abd (bu zat, Abdullah b. Mes'ud'dur. Çünkü o, bu lâkapla anılırdı)
bu ümmetin bâğîlerine Allah'ın hükmü nasıl
olacaktır?" dedi. O: Allah ve Resulu bilir! cevabını
verdi. Resulullah (s.a.s.):

"Bu grubun yere düşen yaralısına
dokunulmaz, esiri öldürülmez, kaçanı aranmaz, ganimeti de taksim
edilmez" buyurdu. İbn Hacer el-Askalanî, Buluğu'l-Meram,
Terc. ve Şerh. A. Davudoğlu, İstanbul 1967, III, 559).

Buna göre asîlerle ilgili hükümleri şu
noktalarda toplamak mümkündür:

1) Âsî ve bâğîlerle savaşmak caizdir. Bu
konuda icmâ (ittifak) vardır. Ayette; "Siz bâğîlik eden
taife ile çarpışın... " (el-Hucurât, 49/9) buyurulmuştur.
Ancak onlarla savaşa başlamazdan önce, kendilerini bu isyandan
vazgeçmeğe davet gerekir. Nitekim Hz. Ali Hâricîlere karşı
böyle hareket etmiştir. Hâricîler, Hz. Ali'den ayrıldıktan
sonra Ali (r.a.) kendilerine İbn Abbâs'ı göndermişti.
İbn Abbâs onlarla çeşitli görüşmeler yaptı. Bu münazara
ve görüşmelerin sonucunda tamamı sekizbin kişi olan Hâricîlerin
dört bini isyandan vazgeçtiler. Diğerleri ise inatlarında
ısrar ettiler. Bu defa Ali (r.a.) kendilerine; "İstediğiniz
tarafa gidin, sizinle aramızda (uyulması gereken şey) haram
kan dökmemeniz, yol kesmemeniz ve hiçbir kimseye zulüm etmemenizdir"
diye haber göndermiştir. Hâricîler ashab-ı kiramdan Abdullah
b. Habbab b. Eret'i şehit ettiler. Hamile olan
hanımının da karnını deşerek içindeki
cenîni çıkardılar. Hz. Ali bunları duyunca Hâricîlere
bir mektup yazarak Abdullah b. Habbab'ı şehit edenin
kısasını istedi. Hâricîler; "Onu hepimiz öldürdük"
deyince, Hz. Ali onlarla savaşa izin verdi (İbn Hacer el-Askalânî,
Bulûğu'l-Meram, III, 560-561).

2) Âsî ve bâğîlerin yaralıları hemen
öldürülmez. Ancak Hanefîlere göre, orduları varsa
yaralıları öldürülür, kaçanları da takip edilir. Hz.
Ali bu konuda şöyle demiştir: "İsyancılara galip
geldiğiniz zaman kaçanı aramayın, yaralıyı hemen
öldürmeyin, savaş aletine bakın ve onu alın. Ondan
başkası mirasçılarınındır" (el-Askalânî,
a.g.e, III, 561, 562).

3) Âsîlerden alınan esir öldürülmez. Çünkü
onlarla yapılan savaşın amacı, onların savaş
yapmasına engel olmaktır.

4) Âsîlerin kaçan esirleri takip edilmez.
Hanefîlere göre, âsîlerin orduları varsa esirler takip edilir.
Çünkü bu takdirde tekrar saldırıya geçmeleri muhtemeldir.

5) Bâğîlerin malları ganîmet olarak alınmaz.
Hadîste şöyle buyurulur:

"Müslüman bir kimsenin malı ancak kendi gönül
rızası ile helâl olur. "(Veda hutbesi). Hz. Ali Cemel ve Sıffin
vakalarında ölenlerin hiç birisinin eşyasına el sürdürmemiştir.

6) Yere düşen yaralılar öldürülmez.
Hanefîlere göre âsîlerin savaşta sebebiyet verdikleri mal ve can
kayıpları ödettirilmez. Çünkü ayet-i kerîmede;

"Allâh'ın emrine dönünceye kadar" (el-Hucurât,
49/9) buyurularak ödetmeden söz edilmemiştir.

Bilginlere göre; bâğîleri öldürmekten dolayı,
meşrû devlet başkanına tabi müslümanlara günah ve
keffâret gerekmez. Onlar telef ettikleri şeyleri de tazmin etmezler
(eş-Şevkânî, Neylü'l-Evtâr, VII,169). Çünkü onlar, bu
savaşı emir üzerine yapmışlardır. Diğer
yandan âsîlerin canları bile diyet veya kısasla tazmin
edilmeyince, malları öncelikle tazmin edilmez (es-Serahsî,
el-Mebsût, I, 128; el-Kâsânî, Bedâyiu's-Sanâyi ; VII,141; İbnü'l-Hümâm,
Fethu'l-Kadîr, IV, 414; İbn Rüşd, Bidâyetü'l-Müctehid, II,
448; eş-Şîrâzî, el-Mühezzeb, II, 220; İbn Kudâme,
el-Muğnî, VIII, 113).

Âsîler, ehl-i adl (meşrû devlet tebeası)in
yolunu kesseler, onlara had uygulanmaz. Çünkü onlar, bir te'vîle
dayanarak, onların mallarını mübah saymışlardır.
Âsî, ehl-i adlin malını çalsa, devlet başkanı,
âsîler beldesinde velâyetinin (cezaları uygulama yetkisinin)
bulunmaması sebebiyle onun elini kestiremez. Hanefîlere göre bâğîlere,
devlet başkanının onların beldesinde velâyetinin
bulunmaması yüzünden hadler tatbik edilmez (İbn Kudâme, el-Muğnî,
VIII, 113). Âsî, İslâm beldesi (dâru'l-İslâm)'nde hırsızlık
yapsa had cezası tatbik edilir. Bunu helâl saysa da sonuç değişmez.
Çünkü dâru'l-İslâm'da onun silâhlı gücü yoktur (el-Kâsânî,
Bedâyiu's-Sanâyi', VII, 141; es-Semerkandî, Tuhfetü'l-Fukahâ, III,
252; eş-Şîrâzî, a.g.e., II, 221).

İsyancıların, istilâ ettikleri beldeler
halkından topladıkları zekâtları, öşürleri,
haraçları, daha sonra o beldeleri geri alan meşrû devlet başkanı
yeniden talep edemez. Çünkü İslâm devlet başkanının
bu vergilere hak kazanması, halkı himaye etmesi
karşılığındadır. İstilâ halinde ise bu
himâye kesintiye uğramıştır. Ancak halkın zekâtlarını
yeniden vermesi daha güzeldir. Çünkü isyancılar zekâtı
genellikle yerine sarfetmezler. Öşür ise yoksullara ait olduğu
için; isyancılar yoksul iseler, bu zekât yerine sarfedilmiş
olur. Haracın sarf yeri ise, harbîlere karşı cihadda
bulunacak olan müslümanlardır. İsyancılar ise müslüman
olup, ihtiyaç halinde harbîlere karşı cihat yapabilecekleri için;
alacakları haraç, yerine sarfedilmiş sayılır. Ancak
geleceğe ait bu kabil vergileri, yine İslâm devlet başkanı
almaya başlar. Çünkü isyancıları etkisiz
kılınca velâyeti açığa çıkmış olup o
beldeler halkını yeniden himaye altına almış
bulunur (Ömer Nasuhi Bilmen, Istilâhâtı Fıkhıyye Kâmusu,
İstanbul 1968, III, 420).

İslâm devletinin isyancılara karşı,
işin başında kesin tavır koyması bazı
hadislerde öngörülmüştür. Arface b. Şurayh, Allah
Resulu'nun şöyle dediğini nakletmiştir: "İşiniz
toplu ve düzenli iken size biri gelir de topluluğunuzu
dağıtmak isterse onu hemen öldürün" (Müslim, İmare,
59). Müslim aynı hadîsi şu ifadelerle rivayet etmiştir:
" Nice fitne ve fesatlar vukû bulacaktır. Bu ümmet toplu iken
bir kimse onun hâlini perişan etmek ve onları
dağıtmak isterse, kim olursa o!sun onu, hemen kılıçla
öldürün" (Müslim, İmare, 60).

Bu hadisler, bir ülkede müslümanların bir
kimseyi Emirü'l-Mü'minîn seçerek etrafında toplamalarına
rağmen, bazılarının isyan edip bu seçilen zatın
aleyhine başkaldırmaları halinde bunların ölüm cezasını
hak ettiklerini gösterir.

Hamdi DÖNDÜREN


Konular