Şamil | Kategoriler | Konular

örf

ÖRF

İyilik, ihsan, bilme, tanıma, akıl ve
dinin güzel gördüğü şey; itiraf; at yelesi; horoz ibiği;
yüksek yer; dalga, sabır; aklın delâletiyle kişilerde
yerleşen ve selim tabiatça benimsenip, kabul edilen söz ve fiiller
anlamında bir İslâm hukuku terimi (Ebû Sünne, el-Urfu
ve'l-Âde, Kahire 1947, s. 8; el-Cürcânî, Ta'rifât, Dersaadet 1283, s.
99, Urf mad.) Çoğulu "a'râf" ve "uref"tir. Bir
de örf; kanunlarla sınırlanmaksızın, durumun
gerektirdiği hüküm ve icraat anlamına gelir (Âsım Efendi,
Kamus Tercemesi, İstanbul 1305, III, 674 "urf" maddesi;
el-Mu'cemul-Vesît, II, 601 "urf" maddesi). Arapça'da
"ö" harfi bulunmadığı için okunuşu "urf"
şeklindedir. Yeni İslâm hukukçularından
bazılarının tarifi şöyledir: "Örf, herkesin
bildiği ve genellikle kendisine uyageldiği söz ve fiillerdir"
(el-Hallaf el-Masâdır, Kuveyt 1390/1970, s. 145); "Örf;
İslâm toplumunun benimsediği, alışageldiği ve günlük
yaşayışında uymak zorunda bulunduğu söz veya
fiillerdir" (Zeydân, el-Vecîz, Bağdat 1387/1967, s. 215);
"Örf, insanların çoğunluğunun benimseyip
alışkanlık haline getirdiği işler veya
işittiğinde hatıra başka anlam gelmeyecek derecede
özel bir anlamda kullanmayı alışkanlık haline
getirdikleri lafızdır" (Zekiyüddin Şa'ban, Usûlül-Fıkh,
Terceme. İbrahim Kafi Dönmez, Ankara 1990, s. 175). Bunlardan
birincisine "amelî örf" denir. Bazı bilginler buna "âdet"
de demiştir. Meselâ, bir çok kimselerin sözlü ifade kullanmaksızın
parayı verip bedeli olan ekmek, dergi, gazete vb. teslim alması
(beyu't-teâtî) ve kira bedelini peşin ödemeyi herkesin âdet
haline getirmesi buna örnek verilebilir. İkincisi "kavlî örf"
adını alır. Meselâ, "veled" kelimesi erkek ve kız
çocuğunu kapsadığı halde, bunu bir belde halkı
yalnız "erkek çocuğu" anlamında kullanmayı
âdet haline getirmişse, bu çeşit örf söz konusu olur.

Âdet sözcüğü, "avd" ve "avdet"
kökünden bir isim olup, kök anlamı; ayrıldığı
şeye yeniden dönmek, geri dönmektir. Âdet; alışılagelen,
zaman zaman bir işi yapma ve işleme, bir işi yapıp
bitirdikten sonra bir daha yapma anlamına gelir. Âdet, Allah'a izafe
edilirse (âdetullah), Allah'ın sünnetini yani ilâhî kanunu ifade
eder. Kadınların ay haline, belirli devrelerde tekrar tekrar
vuku bulduğu için "âdet" denilmiştir (Mehmet
Şener, İslâm Hukukunda Örf, İzmir 1987, s. 104, 105)

Örf ve âdet terimleri İslâm hukukunda eş
anlamda kullanılır. Teâmül ve istimâl de aynı
anlamdadır. Örf ve âdetin topluca şu şekilde tarif
edilmesi mümkündür: Toplum hayatında yerleşmiş bulunan
ve uzun süreden beri uygulanması sebebiyle hukuk
bakımından bağlayıcı sayılan ve
yazılı olmayan hukuk kurallarıdır (Zahit İmre,
Medenî Hukuka Giriş, İstanbul 1976, s. 166).

Örf kelimesi üç harfli köküyle Kur'an-ı
Kerim'de iki yerde geçer. "Örf ile emret..." (el-A 'râf, 7/
199) ayetinde bu kelime İslâm'a uygun olan, aklın güzel bulduğu
şey anlamındadır. Bu, aynı zamanda "ma'rüf"un
karşılığıdır. Andolsun herbiri ardınca
(urfen) gönderilen meleklere..." (el-Mürselât, 77/ 1) ayetinde ise
örf; iyilik ve ihsan anlamını kapsadığı gibi, bu
üstünlükleri yaymak için arka arkaya gönderilen meleklerin geliş
tarzlarını da ifade eder (İbn Manzûr, Lisanül-Azab, IX,
239).

Örf kelimesi Kur'an ve Sünnette daha çok ism-i
mef'ûl siygasıyla "marûf" şeklinde geçer. Marûf;
aklın ve dinin güzel gördüğü şey, iyilik ve ihsan
demektir. Kur'an'da 39 yerde bu şekilde geçmektedir (bk. M. Fuad
Abdulbâki, el-Mu'cemul-Müfehres fi Elfâzıl-Kur'an'il-Kerim,
Mısır 1378, urf (marûf) maddesi).

İslâm hukukunun dünyaya ve ahirete ilişkin
bütün hükümleri dört kaynaktan elde edilir. Bunlar sırasıyla
Kitap, Sünnet, İcma ve Kıyas'tır. Bunlara dört delil
anlamında Edille-i Erbaa veya şer'î deliller anlamında
Edille-i Şer'iyye denildiği gibi; Aslî deliller de denir.
Bunların dışında bazı deliller daha vardır
ki, aslî delillerin çözüm getirmediği problemlerde bunlara
dayanılır. Bunlara Fer'î veya Tâlî yani İkinci Derecede
Deliller denir. Şunlardır: Masâlih-i Mürsele, İstihsan,
Örf-Âdet, Şer'u men kablenâ (bizden önceki şeriatler),
Sahabe Kavli ve İstishab (bk. "Edille-i Şer'iyye * ",
"Fer'î Hüküm * " ve "Fer'î Mesele * " maddeleri).

Buna göre örf İslâm'da bir delil ve bir hüküm
kaynağıdır. Hz. Peygamber (s.a.s) Müslümanların güzel
gördüğü şey Allah katında da güzeldir" (Ahmed b.
Hanbel, I, 379) buyurmuştur. Mecelle'de; "Örfen marûf olan
şey şart kılınmış gibidir" (Madde, 43).

"Örf ile tayin, nass ile tayin gibidir"
(Madde, 45) maddeleri örfün insanlar arası muamelelerdeki önemini
ve onun bir delil olduğunu ifade eder.

Örfün Sıhhat Yönünden Çeşitleri: Örfün
şer'î bir delil sayılması için geçerli olması
gerekir. Bu yüzden örf ikiye ayrılır: Sahih ve fasit.

1. Sahih Örf: Kitap ve sünnete uygun olarak veya bu
kaynaklara aykırı olmaksızın meydana gelen örfler bu
gruba girer. Meselâ, sanatkâra mal siparişi demek olan
"İstisnâ akdi" yaygın örf sebebiyle çoğunluk
İslâm hukukçuları tarafından caiz görülmüştür.
Yine nişanlıların birbirine verdikleri hediyelerin mehir
niteliğinde sayılmaması, evlilikte mehrin
tamamının veya bir bölümünün peşin verilmesi veya
sonraya bırakılması örf halini almışsa,
eşler arasındaki mehir anlaşmazlıklarında buna göre
fetva verilir (Hallâf a.g.e., s. 146; Zeydân, a.g.e., s. 216; Hamdi
Döndüren, Delilleriyle İslâm İlmihali, İstanbul 1991, s.
36).

2. Fâsit Örf: Kesin bir ayet veya hadise aykırı
düştüğü için geçerli sayılmayan örf türüdür. Yaygın
içki ve faizcilik alışkanlığı, eğitim
sırasında, düğün, nişan ve benzeri
toplantılarda yabancı erkek ve kadınların tesettürsüz
("Tesettür" maddesi) birlikte bulunmaları ve
eğlenmeleri buna örnek verilebilir (bk. İbn Âbidîn, Neşrul-Urf,
Âsitâne 1325, II,116; Zeydân, a.g.e., s. 216). Fasit örf bir İslâm
toplumunda bütün topluma yayılsa da geçerlilik kazanamaz ve meşrû
olamaz. Her müminin bu gibi örflerden korunmaya ve çevresini korumaya
çalışması gerekir.

İslâm hukukunun delil saydığı
"sahih örf" toplumdaki oluşum şekline göre ikiye ayrılır.
Genel ve özel örf.

1. Genel Örf: İslâm dünyasının her bölgesinde
yaygın olan ve müslümanların her asırda yapageldikleri
örfler olup, her yerde geçerli olan veya kime ait olduğu belli
olmayıp, bir belde veya gruba da ait bulunmayan büyük toplulukların
örfüdür. Bu örf, Ashab-ı kiramdan günümüze kadar devam eden -kıyasa
aykırı bile olsa- İslâm hukukçularının kabul
edip, ictihatlarında yer verdiği örftür (İbn Âbidîn,
a.g.e, II, 124; Ali Haydar, Dürerul-Hükkâm Şerhu Mecelletil-Ahkâm,
İstanbul 1330, I, 93, 94). Bu örfün başta gelen örneği
"İstisnâ akdi"dir. İnsanların ilk devirlerden bu
yana sanatkârlara sipariş üzerine eşya yaptırma
alışkanlığı vardır. Mevcut olmayan
şeyin satışı hadisle yasaklanmıştır (Ebû
Dâvud, Büyü', 68; Tirmizî, Büyü', 19; Nesâî, Büyü', 60; İbn
Mâce, Ticârât, 20; İbn Hanbel, III, 402). İstisnâ akdi bu
konudaki genel kuralla çeliştiği halde, Sahabe döneminden bu
yana insanların yaygın ihtiyacının bulunması ve
bu yola baş vurması sonucunda genel örf oluşmuş ve bu
nedenle de fakihlerin büyük çoğunluğu bunu caiz görmüşlerdir.

2. Özel Örf: Belirli bir ülke veya bölge halkının
yahut belli bir çevrenin bir davranışı veya bir sözcüğün
özel bir anlamda kullanılmasını âdet edinmesiyle
"özel örf" söz konusu olur.

Irak yöresinde "ed-dâbbe (hayvan)" sözcüğünün
"at" anlamında kullanılması, tüccar ve esnafın
alacaklarını şahitle ispat yerine, tuttukları özel
ticaret defterlerini ispat aracı olarak kabul etmeleri bu nitelikte
örflerdendir.

Kitap ve Sünnette çözümü örfe bırakılan
çeşitli meseleler yer almıştır.

Kur'an'da Örfe Bırakılan Bazı Konular:

1. Kadının nafakasını örfe göre
karşılamak. İslâm'da evli olan kadının ve
çocukların geçim masraflarını karşılamak kocaya
aittir. Ayette şöyle buyurulur: "... Annelerin yiyecek ve
giyeceğini örfe uygun (bil-ma'rûf) olarak sağlamak, çocuk
kendisinin olan babaya aittir. Kimse, gücünün yeteceğinden
fazlası ile yükümlü tutulmaz" (el-Bakara, 2/233). Bu ayette,
babanın yükümlü tutulduğu nafakanın miktarı
belirlenmemiştir. Başka bir ayette kocanın durumunun da
dikkate alınması gerektiği şöyle belirtilir:
"Varlıklı olan kimse nafakayı genişliğine göre
versin. Rızkı kendisine daraltılmış bulunan da,
Allah'ın kendisine verdiğinden versin" (et-Talâk, 65/7).
Bu duruma göre, nafakanın miktarı anneye yetecek kadar
olması, babanın mâlî örfüne uygun düşmesi gerekir
(es-Serahsî, el-Mebsût, Beyrut 1398/1978, V, 181; Usûl, I, 237;
el-Cassâs, Ahkâmül-Kur'an, İstanbul 1335-1338, I, 404; Hamdi Döndüren,
Delilleriyle İslâm Hukuku, İstanbul 1983, s. 294 vd.).

Çocukların nafakası da örfe göre
belirlenir. Ebû Süfyan'ın karısı Hind binti Utbe, Hz.
Peygamber (s.a.s)'in huzuruna gelerek, Ebû Süfyan'ın kendisine ve
çocuklarına yetecek kadar harcama yapmadığını,
onun malından haberi olmaksızın alıp
alamayacağını sordu. Hz. Peygamber şöyle buyurdu:

"Onun malından sana ve çocuklarına
yetecek kadarını örfe göre olabilirsin" (Buhârî,
Büyü', 95; Nesâî, Kudât, 31; İbn Mâce, Ticârât, 65; Dârimî,
Nikâh, 54).

2. Süt anneye verilecek ücretin örfe göre
belirlenmesi gerekir. Ayette şöyle buyurulur: "Çocuklarınızı
süt ana tutup emzirtmek isterseniz, ücretini örfe göre verince size
bir sorumluluk yoktur" (el-Bakara, 2/233).

3. Cinsel temastan sonra boşanma halinde daha
önceden mehir belirlenmemişse kadına verilecek
"muta"nın kocanın durumuna ve beldenin örfüne göre
belirlenmesi gerekir. Ayette, mehir belirlemeden ve cinsel temastan önce
boşanan kadına mut'a için şöyle buyurulur: "Onlara
zengin olan gücüne; darda olan da haline göre örfe uygun biçimde bir
şey versin" (el-Bakara, 2/236). Ebû Hanîfe'ye göre, mutanın
en azı bir elbise, baş örtüsü ve bir yorgan olup, mehr-i
mislin yarısından çok olamaz (es-Serahsî, el-Mebsût, V, 82,
83).

4. Velinin yoksul olunca yetimin malından örfe
göre yiyebileceği. Ayette şöyle buyurulur: "Veli veya
vasilerden zengin olan (yetimin malını yemekten) kaçınsın.
Yoksul olan da, örfe göre bir şey yesin " (en-Nisâ, 4/6).

Sonuç olarak ayetlerdeki bu "marûf"
teriminin yer, zaman ve toplumlara göre değişebilen ve
halkın uyulmasını gerekli gördüğü kuralların
başında gelen örf, adet ve teâmüller olduğu açıktır
(Ebû Sünne, el-Urf, 49).

Sünnette Örfe Bırakılan Bazı
Örnekler:

l. Müslümanların güzel görüp benimsediği
şeyler İslâmda bir delil sayılmıştır.
Hadiste şöyle buyurulur:

"Müslümanların güzel gördüğü
şeyler, Allah katında da güzeldir" (Ahmed b. Hanbel, I,
379). es-Serahsî bu hadisi şu şekilde ortaya koyar: Zanaatkârlara
siparişle (istisnâ) iş yaptırmak, kıyasa göre caiz
değildir, çünkü bu, ortada olmayan bir şeyin
satışı demektir. Bu ise yasaklanmıştır.
Ancak Hz. Peygamber devrinden beri bu çeşit akitlerle ilgili olarak
devam edegelen bir Teâmül vardır. Buna dayanarak kıyası
bırakıyor istisnâ ve benzeri akitleri caiz görüyoruz. Bunun
mesnedi örf delili olup, Hz. Peygamber'in; Müslümanların güzel
gördüğü şeyler..." hadisi bunu ortaya koyar (es-Serahsî,
a.g.e., XII,138, Usûl, II, 203).

2. Ebû Süfyânın karısı Hind'e, Hz.
Peygamber (s.a.s)'in verdiği cevap, çocukların nafakasında
örfün esas alındığını gösterir. "Örfe
göre sana ve çocuklarına yetecek miktarı alabilirsin "
ifadesiyle, nafaka miktarı Hind'in bulunduğu beldenin örfüne bırakılmıştır
(Buhârî, Büyü', 95; Mezâlim, 18; Müslim, Akdiyye, 7; Ebû Dâvud,
Büyû', 79).

İslâm, cahiliye devri âdetlerinden bir çoğunu
bazı yeni düzenlemelere tabi tutarak muhafaza etmiştir.
Alım-satım, rehin, kira, selem, kasâme, evlilik, eşler
arasında denklik, mirasçılık ve evlendirme velâyetinin
asabe esasına bina edilmesi gibi konu veya hükümlerde durum
böyledir. İslâm bu âdetlerden kötü ve zararlı
olanlarını kaldırmıştır. Faiz, kumar,
kız çocuklarının diri diri toprağa gömülmesi gibi
konular bunlar arasındadır.

Örfün Değişmesiyle Hükümlerin Değişmesi:

Örf deliline dayanarak yapılan ictihadların
örfün değişmesiyle dayanaktan yoksun kalacağı açıktır.
İbn Âbidîn bu konuda şöyle der: "Fıkhî meseleler
ya açık bir nass'a (ayet-hadis) dayanır, ya da re'y ve ictihad
ile sabit olurlar. Bu bölüme giren fıkhî meselelerin çoğunu
müctehid, kendi çağının örfüne dayandırmıştır.
Eğer müctehid, bugünkü örfün hâkim olduğu devirde
bulunsaydı, öncekine uymayan yeni bir görüşe sahip olurdu. Bu
yüzden bilginler, insanların adetlerini bilmeyi ictihadın
şartları arasında saymışlardır. Zamanın
değişmesiyle bir çok hükümler de değişmektedir.
Eğer bu hükümler, ilk şekilleri gibi kalacak olurlarsa, hem
halka güçlük ve zarar verirler; hem de kolaylık sağlama ve dünya
nizamının en güzel şekilde devam etmesi için zarar ve
fesadı önleme esasına dayanan şeriat kurallarına
aykırı düşerler. Bu yüzden mezhep bilginleri, müctehidin
kendi devrine göre açıkladığı bir takım hükümlere
muhalefet etmişlerdir. Çünkü onlar biliyorlardı ki, müctehid
bunların çağında olsaydı, mezhebinin kurallarına
uyarak, kendileri gibi düşünürdü" (İbn Âbidîn,
Risatelül-Urf II, 126).

Sonraki müctehidlerin, bu esastan hareket ederek eski
örfe dayanan bir çok meselelerde yeni örf sebebiyle öncekilere
muhalefet ettikleri görülür. Örnekler:

1. Taat sayılan amel
karşılığında ücret alınması.
Hanefilere göre imamlık, müezzinlik, Kur'an-ı Kerim öğreticiliği
gibi iş ve meslekler karşılığında ücret alınmaz.
Çünkü bunlar taat kabilindendir. Diğer taat ve ibadetlerde
olduğu gibi bunlar için de ücret alınamaz. Bu hüküm
müctehid imamların devrine uygundu. Çünkü o dönemde imamlık,
müezzinlik ya da Kur'an öğreticiliği yapanlara ihtiyaç
içinde iseler, beytülmal'den tahsisat verilir ve onlar başkasına
muhtaç olmazlardı. Sonraki müctehidler zamanında beytülmal'den
bunlara ayrılan tahsisat kesildi. Eğer bunlar ücret almazlarsa
bu işleri yapan kalmaz oldu. Bunlar başka işle
uğraşarak geçimlerini sağlayınca da dinî hizmet ve
öğretim ihmale uğradı. Bu yüzden sonraki Hanefî
müctehidleri önceki şartların değiştiğini
dikkate alarak dinî hizmetlerde çalışanların
imamlık, müezzinlik ve Kur'an öğreticiliği gibi
meslekleri yapanların bunu ücret ve maaş
karşılığı olarak yapabileceklerine fetva
verdiler. Şâfiiler ise işin başından itibaren bu
hizmetleri yapmanın bir icâre (iş) akdi konusu olduğunu ve
ücret almanın meşrû bulunduğunu söylediler (Zekiyüddin
Şa'ban, a.g.e., s. 179; Muhammed Ebû Zehra, Usulül-Fıkh, s.
276).

2. Emanet; kasıt, kusur veya ihmal olmadıkça
tazmin edilmez. Ancak zamanla güven azalmış, kötülükler artmış,
emin bilinen kimseler hıyânet etmeye başlayınca, ortak
olarak çalışan kimsenin, elinde iken telef ettiği
şeyi tazmin etmesi esası getirilmiştir. Burada amaç, işçinin
hıyanet etmesini önlemektir.

3. Vakıf arazi ile yetimlere ait malların
kiraya verilmesi bir süre ile sınırlandırılmıştır.
Çünkü çok uzun süreli kira akdi yapıldığı
takdirde, bu vakıf ve yetim mallarını kendi mülkü gibi
benimseme ve hak sahiplerine bunlardan mahrum etme sonucu ortaya çıkmaya
başlamıştır. Bu yüzden dükkan ve evler için bir yıl,
tarla ve bahçeler için üç yıllık süre sınırlaması
getirilmiştir. Bu süreler sona erince yeniden kira sözleşmesi
yapılır. Bu kural, yeni kira bedeline göre düzenleme yapma
imkânını da verir. Diğer yandan Hanefilerin çoğunluk
görüşüne göre, beytülmal, vakıf veya yetime ait menkullerin
satışı veya kirası rayiç bedelle olur. Eğer
satış bedeli veya kira, gabn-ı fahiş derecesinde düşük
olursa, akit batıl olur. Satın alana veya kiracıya ya rayiç
bedel üzerinden muamele yapması, ya da malı geri vermesi
istenir. Menkullerde fahiş gabin miktarı % 5 ve daha fazla,
gayri menkullerde ise % 20 ve daha fazla olan miktardır.

4. Ebû Hanîfe've göre, şâhitlik için,
şahitlerin tezkiyesine gerek yoktur. Çünkü Hz. Peygamber
"Müslümanlar, birbirine göre doğru (udül) kimselerdir"
(İbn Kayyim, İ'lâmül-Muvakkıîn, Delhi Tab'ı, I, 30)
buyurmuştur. Bu uygulama Ebû Hanife devrine uygundu. Ancak zaman
geçip yalancılık yayılınca, şahitlerin
tezkiyesine ihtiyaç duyuldu. Bu yüzden kaza işlerinde Ebû Yusuf ve
İmam Muhammed şahitlerin tezkiyesinin şart olduğuna
fetva verdiler (M. Ebû Zehrâ, a.g.e., s. 266).

Hamdi DÖNDÜREN


Konular