Şamil | Kategoriler | Konular

ınsan

İNSAN

Ruh ve bedenden meydana gelen Allah'ın yeryüzündeki
halifesi. Âdem, beşer. Canlılar arasında en üstün olanı.

Kur'an-ı Kerîm ve Hadis-i şeriflerde insan
kelimesi "ins, nas" ve "İbn Âdem" gibi
ifâdelerde kullanılmıştır.

Allah'ın yeryüzündeki halifesi ve yaradılmışların
en şereflisi olan insan hakkında doğru ve net bilgileri
Kur'an'da buluruz. Kur'an'ın insan hakkında vermiş
olduğu bilgilere bugünün fen ilmi henüz ulaşabilmiş
değildir. Bugün aslı bozulmuş hristiyanlık, yahudilik,
mecûsilik, budizm, brahmanizm gibi dinlerle İslâm dininin insana
bakış açısının kesin hatlarla
ayrıldığı ortaya çıkmıştır. Söz
konusu dinlerin birer felsefik görüş halinde ilâhî mesajdan
yoksun olarak yasama konulduğu günümüzde, insanın ihtiyaçlarını
karşılayabilmek için Onu geçici tatmin yollarına itmesi
de o dinlerin asıl kaynağından akarak insanlar için
yetersiz kaldığını göstermektedir.

Kur'an, insanı yeryüzünde kula kul olmaktan çıkararak
yalnızca Allah'a kul olmaya çağıran ve O'na ebedi saadet
bağışlamak için Allah tarafından indirilmiş bir
hayat kaynağıdır.

İslâm, insanın temel özelliğinin
yaradılmış bir varlık olduğunu bildirir.
İnsan kendiliğinden, tesadüfen veya sebeplerin birleşmesiyle
varolan bir canlı değil, bilâkis Allah'ın
yaratmış olduğu bir varlıktır. Böylece insandaki
yaratılma özelliğini de ortadan kaldırmaktadır. O'nun
ilâhlık veya kendiliğinden olma özelliğini de ortadan
kaldırmaktadır. Çünkü Ezelî ve Ebedî olan sadece Allah'tır.
Diğer canlı-cansız bütün her şey sonradan
varedilmiştir. İnsanın yaradılışı O'nun
gereksinimi olan bütün her şeyin yaradılmasından sonra
gerçekleşmiştir. Böylece insan, yeryüzünde bulunan bütün
yaradılmışların üzerine halife tayin edilmiştir.

Allah'ın yeryüzündeki halîfesi ve yaratılmışların
en şereflisi olan insanın yaratılışını
Kur'an-ı Kerim şöyle ifade etmektedir: "Andolsun ki, biz
insanı (Âdem'i) kuru bir çamurdan, sûretlenmiş bir balçıktan
yarattık" (el-Hicr, 15/26); "Hani Rabbin, meleklere.
"Ben, (yeryüzünde) (kupkuru bir çamur)dan, mesnun (tağyir ve
tahvil ile özel bir şekilde yaratılmış) bir balçıktan
bir beşer yaratacağım '' demişti. O halde onun
yarattığını tamamlayıp tam bir insan suretine
getirip, ona ruhumdan üflediğim zaman siz derhal onun için secdeye
kapanın" (el-Hicr, 15/28); "Andolsun ki sizi (babalarınızın
sulbünde) yarattık, sonra da (analarınızın rahminden
size sûret verdik. (Yahut evvelâ ruhları yarattık. Sonra
atanız Hz. Âdem 'i tasvir ettik) sonra da secde edin!" de (ye
emir ver) dik. İblis müstesnâ (melekler) hemen secde ettiler. (Fakat
İblis dayattı) secde edicilerden olmadı" (el-A'râf,
7/11). ''Andolsun ki biz insanı (Âdem 'i) süzülmüş bir
çamur (ve hülâsasın) dan yarattık. Sonra onu (yani Âdem'in
evlatlarını) bir nutfe kılıp, sağlam bir
karargahta (rahimde) yerleştirdik. Sonra o nutfeyi uyuşmuş
kan olarak yarattık. Arkasından o kanı bir parça et olarak
yarattık ve o eti kemik (üzerin)e et giydirdik. Sonra onu (rahimde)
başka bu hilkat olarak inşa ed(ip ruh üfle)dik. (Bütün
hüküm ve kudretinde) yaratanların en güzeli olan Allah'ın
şanı ne güzel ve ne yücedir'' (el-Müminîn, 23/12-16).
Görüldüğü üzere Allah insanı topraktan yaratmış
ve bu yaratılışın yeryüzünde kendi vekilliğini
(halifeliğini) yapacağını bildirmiştir. Ancak
melekler buna itiraz etmiş ve kendilerinin Allah'ı sürekli andıklarını
ve hiç kusur işlemediklerini ileri sürerek "yeryüzünde
bozgunculuk yapacak birisini mi" yaratacağını söylemişler
ve Hz. Ãdem'in yaratılışına razı
olmamışlardır (el-Bakara, 2/30). Ancak Cenabı Allah ''Adem
(a.s)'e bütün (mahlûkatın) isimleri(ni) öğretti. Sonra
onları meleklere gösterip: "Eğer siz doğrucular
iseniz (herşeyin içyüzünü biliyorsunuz) bunların isimlerini
bana haber verin" dedi" (el-Bakara, 2/31) ayetiyle meleklerin
ancak verilen bilgiler dahilinde hareket edeceğini, herşeyin
hikmetinin Allah tarafından daha iyi bilindiğini ferman
buyurmuştur. "(Melekler de bilgisizliklerini itiraf edip):
"Ey Rabbimiz seni her şeyden tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden
başka birşey bilmeyiz. Gerçekten (her şeyi) hakkıyla
bilen, hüküm ve (üstün) hikmet sahibi sensin" dediler (el-Bakara,
2/33). Daha sonra Allâhû Teâlâ Adem'e, meleklere varlıkların
isimlerini haber vermesini emredince, Hz. Âdem de meleklere isimlerini
bir bir saydı. Bunun üzerine melekler Adem'e secde ettiler. Ancak
İblis (şeytan) secde etmeyip dayattı. Gururuna dokundu ve
kendisinin ateşten yaratıldığını ileri sürerek
Hz. Âdem'e secde etmesinin cezasını Allah'ın meclisinden
kovulmakla ödedi. Bunun üzerine İblis Allah'a tövbe ederek dünya
hayatı boyunca izin istedi ve Allah'ın kullarını kendi
yanına çekeceğine and içerek yeryüzüne indi (el-Bakara,
2/34, Sâd, 38/71-74).

Allah, ilk insan ve ilk Peygamber ola Hz. Âdem'in eşi
Hz. Havva'yı da şöyle yarattığını
anlatmaktadır: "Ey insanlar, sizi tek bir nefisten (Hz. Âdem) (a.s)'dan
yaratan ve ondan zevcesini (Hz. Havva'yı) vücuda getiren ve her
ikisinden birçok erkekler, ve kadınlar türeten Rabbiniz (e karşı
şirk ve isyan)dan sakının..." (en-Nisa, 4/1). Bu ilk
yaratılış dışında insanlar bir erkekle bir
kadının münasebetinden meydana gelmektedir. Ancak Allahu
Teâlâ mucize olmak üzere Hz. İsa'yı Hz. Meryem de ruhundan
üfleyerek yaratmıştır. İslâm'a göre ilk insan aynı
zamanda ilk peygamberdir. insan neslinin "yeryüzünde kan dökecek
birisi" olması daha sonra teşekkül etmiştir. Bunda da
Hz. Âdem'in oğullarından Hâbil ve Kâbil'in arasında geçen
çekememezlik, çıkar ve nefs etkili olmuş ve şeytanın
verdiği vesveseyle Kâbil kardeşini öldürmüştür. Bu aynı
zamanda insanlığın seyir çizgisini belirlemiş ve
tevhidle şirkin temellerinin atılması
sağlamıştır. Böylece insan, ya Allah yolunda giderek
tevhit çizgisinden ayrılmayacak ya da bunun karşıtı
olan sirk (şeytan) yolundan giderek Allah'ın lânetine uğramış
olacaktır. Bunun orta yolu yoktur.

Görüldüğü gibi, insanın
yaradılışı hakkında kesin ve net bilgiler veren
Kur'an insanın tek yönlü maddî bir varlık değil, manevi
yönü de bulunan bir canlı olduğunu bildirmiştir. Günümüz
teknolojisinin, fen ilimlerinin, psikolojinin, sosyolojinin yarım ve
eksik olarak ele aldığı insan üzerindeki çalışmalar
İslâm öğretilerinin cüz'i bir kısmını
oluşturmaktadır. Çünkü insanoğlunun sahip olduğu
"ruh" kavramı Allah'ın insana olan bir lütfudur.
Böylece insanoğlunda bulunan beden ve ruh ikilisi tek bir
canlıda toplanarak insan sûretinde vücut bulmuştur. Bu nedenle
Allah yeryüzünde kendi kanunlarının tatbik edilmesi için O'na
halifelik görevi yüklemiştir.

İnsanın sorumluluğu

Allah'ın yeryüzünde halifesi olması
hasebiyle büyük bir sorumluluk yüklenen insanoğlunun bu durumu
Kur'an-ı Kerîm'de şöyle anlatılmaktadır: "Biz
emaneti göklere, yere ve dağlara arz ettik de, onlar onu (emaneti,
yerine getiremeyecekleri korkusuyla) yüklenmekten yüz çevirdiler ve
bundan endişeye düştüler. (Bunun içinde üzerlerinden alınmasını
rica ettiler). Fakat onu (emaneti) insan yüklendi. Böylelikle o, (nefsine)
çok zulmetti ve (âkibetinden) cahil oldu" (el-Ahzâb, 33/72).

Vücut olarak zayıf ve ömrünün kısalığı
sebebiyle fani olan insanın yüklendiği sorumluluk gerçekten
büyüktür. Eğer bu sorumluluğun farkında olur ve
kendisini Allah'a götüren ilmi öğrenirse Allah yolunda yürüyerek
O'na ulaşır. Bu da Allah'la kendi arasındaki tüm
engellerin kaldırılması ile mümkündür. Şüphesiz ki
Allah insanın bu sorumluluğunu yerine getirebilmesi için âciz
bırakmamış ve onu ilim, irade ve akılla destekleyerek
yaratılmışların en üstünü kılmıştır.
Zaten insanın sorumluluğu bahsedilen bu üç özellikten dolayıdır.
Yoksa Allah insanı gücünün yetmeyeceği ve aklının
almayacağını yüklememiştir.

İnsan yaratılış olarak İslâm'a
meyillidir. Bu konuda Hz. Peygamber (s.a.s)'in "Her doğan çocuk
İslâm fıtratı üzerine doğar (Allah'ın insana
verdiği yetkileri kullanarak İslâm'ı benimseyebilecek
kabiliyette). Ancak onu ebeveyni (veya çevresi) Hristiyan, Mecûsî veya
Yahudi yapar" (Buharî, Kader, 25) sözleri bunu teyit etmektedir.
Yine insanın en güzel biçimde yaratılması Kur'an-ı
Kerîm'de şöyle anlatılır: "Biz, şüphe yok ki
insanı, ahsen-i takvimde (düzgün bir şekilde, güzel bir
suretin mükemmel bir mizacın ve çeşitli duyuların sahibi,
pek çok gizli kabiliyetlere mâlik ve ilahi emanetin yüklenicisi olarak)
yarattık" (et-Tin, 95/4).

İnsanlar arasındaki ilişkiler ve toplum
hayatının düzene konulmasında tek etken dindir.
Değişik inanç, sahibi toplumlar tevhit çizgisini koruma
görevi verilen peygamberlerin tebliğ ettiği İslâm'la
aralarında geçen mücadeleler olarak tarif edilebilecek insanlık
tarihi tevhid ve şirkin tarihi şeklinde de tanımlanabilir.
Yani insanlar ya kâfirdir ya da mümin. Ayın zamanda bu, cemiyetler
ve milletler için de söz konusu olup; cemiyeti oluşturan
insanların meydana getirdiği sistemler ya İslâm akidesi
üzeredirler ya da değildir. Kâfirler tek millet olduğu gibi müslümanlar
da tek millettir. Ancak İslâm milletini oluşturan insanlar
arasında üstünlük ancak takvada sözkonusudur. Yoksa insanların
makam mevki ve para derecesinden üstünlüğü gerçek üstünlük değildir.
"...Şüphesiz ki Allah'ın katında sizin en
şerefliniz en takvalı olanınızdır. Muhakkak ki
Allah (soy, nesep ve mevkiinizi) çok iyi bilendir..." (el-Hucurat,
49/13)

Yaratılış Gayesi

İnsan, akıl, ilim ve iradeyle beden ve ruhtan
ibaret olan bir varlık olduğu için bu yaratılışın
bir gayesi olması dâ doğaldır. İnsan bedenî olarak
maddî tarafını, rûhî yönüyle de maneviyatını
eşit tutacak bir yaşantı içerisinde hayatını sürdürmek
zorundadır. Ve insanın hayat mücadelesi ancak yaratılış
gayesi ile paralel olduğu sürece insan mutlu olabilir. Çünkü
insan Allah'a kul olmak ve O'nun kanunlarını yeryüzünde yaşamak
ve uygulamak üzere verdiği sözü yerine getirme sorumluluğuyla
yaratılmıştır.

"Cinleri ve insanları, ancak bana kulluk
etsinler diye yarattım" (ez-Zâriyât, 51/56). İbadetin
anlamı doğrudan doğruya insan
varlığının gayesini teşkil etmektedir.
İbadet aynı zamanda insanın yapması gerekli olan bir görevdir.
Dolayısıyla ibadet, belirli hareketlerden çok daha geniş
ve şümûllüdür. Kesin olarak bilinmelidir ki ibadet derken bunun
içeriği, hilâfet görevini de kapsar. İnsanın yeryüzünde
tek hedefi Allah'a itaat ve ibadettir. Bundan başka amacı
olmayan insanoğlu yaptığı ameller
karşısında huzur ve güven hissedecektir. Bu sayede insanoğlu
tek ilâh olan Allah'a yönelmiş demektir. Öyle ki, insanın bu
amaçla yaptığı her çalışma bir
karşılık, bir mükafat görecektir.

Allah'a ibadet, insanoğlunun şartları
aşıp O'na yönelmesi ve O'nun kanunları çerçevesinde
tavizsiz, engellemelere aldırmadan yalnız Allah'ın
kulluğunun şuuruna ererek yapılabilir... Aksi halde
bahşedilmiş sınırlı özgürlüklerle nefs,
şeytan tuğyandan oluşan bir yaşamla ne Allah'ın
kulluğunu ne de insan olduğumuzun şuuruna erebiliriz.

Ama bütün bunlara karşı Allah
insanoğlunun cahil, aceleci, zalim, zora dayanamayan, nankör, gözü
doymaz, şımarık birisi olduğunu Kur'an'da açıklamaktadır.
Bu zâfiyetlerine karşılık insan Allah'ın kendisine
verdiği irade sayesinde bütün bunlardan sıyrılarak
Allah'ın rızasına ulaşabilir. Çünkü "İnsan
sadece yaptığı ameller sayesinde Allah'ın
rızasını kazanabilir." (Muvatta, Vesaya, 7).

Sosyal Açıdan İnsan

İnsan, dünya üzerinde yaşayan en
gelişmiş ve kıymeti bir varlıktır. Fakat,
insanın yaratılıştan gelen bu değerli özelliği;
yaradılışına uygun olmaya eğitim ve sosyal düzenler
yoluyla yıpranmakta ve giderek bozulmaktadır. Bu konuda iki
farklı ölçüden bahsedilebilir. Birincisi sosyal sistemlerin
düzenlenmesi konusunda ileri sürülen ilâhî prensipler. İkincisi
ise, sosyal sistemin belirlenmesiyle ilgili insan aklından
kaynaklanan görüşler. İnsana yönelik kayıt koyucu ve yönlendirici
prensiplere sahip bir din olarak sadece İslâmiyeti görebiliyoruz.
Çünkü diğer dinler, insanın sadece ahlâk ve ibadeti
konusunda onu belirleyici esaslar öne sürebilmekte; insanın ve
toplumun siyası, iktisadî ve sosyal düşünce ve davranışları
konusunda beşeri doktrinlerin görüşlerine tabi
olmaktadırlar.

Beşeri doktrinler içerisinde düşünebilinecek
sosyal bilimlerin verileri, insanın çeşitli yönlerini incelemiş
ve onu tanınmaya çalışmıştır. Buradan
hareketle çeşitli teoriler ortaya koyarken, insana bakış
tarzları tamamen beş duyu çerçevesinde kalmıştır.
Ayrıca, insanı İlâhî kitapların
değerlendirmesinden farklı bir yere oturtmaya da özen göstermişlerdir.
Hatta daha da ileri giderek, insanın yapısından öteye;
onun nasıl meydana geldiği ve çevreye ne şekilde intibak
etmesi gerektiği konusunda esaslar koymaya çalışmışlardır.
Bunu yaparken, esaslarını insan aklının koyduğu
Antropoloji, Sosyoloji ve Psikoloji gibi temel çalışma
alanlarının bir ölçü olarak kabul edilmiş olduğu görülmektedir.

Antropoloji, insanları buluşları,
davranışları, inançları ve görünüşleriyle
sahip oldukları binlerce çeşitli açıdan inceler. Dünya
yüzünde ilk insanın nasıl ve ne zaman vücut bulmuş
olduğunu, dünyayı antik çağlarda yönetmiş olan
insanların nasıl beslenip nasıl giydiğini, çocukların
nasıl oynadığını ve benzeri konuları öğrenmek
için yabancı toprakları ve bilinmeyen aşiretleri
araştırır, inceler. Sosyoloji ise, insan toplumunun
doğuşu, tabiatı, kanunları ile ilgilenen bir ilimdir.
Sosyal manada, var olmanın temel prensiplerine dair fikirler ortaya
koyar. Suç, uyuşturucu madde alışkanlığı,
sınıf farkları ve ırklara ait olan yargı gibi
pratik meseleleri inceler ve insan hayatının toplumdaki ahlâk
ve yönelimlerinin değerleriyle ilgilenen sosyal felsefe ile
bağıntılıdır.

İnsanın geçmişine ait bilgileri
biyoloji, antropoloji ve anatomi ilimleri yardımıyla tesbit
etmeye çalışan ilim adamları, birbirlerinden çok farklı
noktalara geldiler. Çünkü her biri, insanın bir yönünü keşfedebilmiştir.
Bu araştırmalar, insanın kendine en yakın
hayvanın nitelikleri ve çevresiyle münasebetleri ile mukayese
ederek yapılmıştır. Bu görüşlere göre:

Her hayvan çevresine uyar, insansa bu güçsüzlüğünden
ötürü çevresine uyamaz. Bu yüzden de yaşabilmek için kendini
çevresine uydurmak zorundadır. Tükenip yok olmamasını da
yine bu gecikmeye borçludur. İnsan, yaşamasını,
hayvan gibi çevreye uymasına değil, kendine has bir özellikle
çevreyi kendisine uydurmasına borçludur. İşte insan
demek, bu özellik demektir. İnsanda
karşılaştığımız ahlâk, değer
ölçüleri, toplum hayatı yaşamanın ortaya koyduğu;
tabiatla hiçbir ilgisi bulunmayan hadiselerdir Markçılığa
göre insanı insan eden emektir. İnsan, alet yapan bir
hayvandır. Ancak alet işi değil, iş aleti
doğurmuştur.

Antropoloji felsefe, insanın
başkalığını ya da biricikliğini, bu temel
teorilerin dışında dört önemli alanda araştırmaktadır:
İçgüdüler, dil ve düşünce, teknik, akıl ve fiil. Bu
alanlar en küçük ayrıntılarına kadar incelenmiştir.

Dil ve düşünce insanı insan eden insanca
özelliklerin başında geliyor. İnsan, dünyaya açıları
ilk canlıdır. İnsanın dünyaya açılmasını
dili ve düşüncesi sağlamıştır. Dil ve düşünce
diyalektiği, geçmişle geleceği birleştirmiş
uzaklığı yakına getirmiştir. Hayvan geçmişini
bilmez, insan bilir. Hayvan geleceğini tasarlayamaz, insan tasarlar.
İnsan özelliklerden biri de tekniktir. İnsan, içgüdülerinin
eksikliğini nasıl zekâsıyla gideriyorsa,
organlarının eksikliğini de teknikle giderir. Uçmak için
kanatları olmayan insan, uçma makinesi yapar, kanat organının
eksikliğini teknikle giderir.

İnsan aklından kaynaklanan felsefi ve sosyal
açıklamalar, bu tür teoriler ile sürekli irdelendi. Sonunda insanın
yeni tanımı ve bu insanın kendi aklı ve hisleriyle
kurduğu yeni dünya ortaya çıktı. Sürekli fazileti aradıkları
ve mutluluğu gerçekleştirmeye çalıştıklarını
söyleyen batılı lâik aydınlar, kurdukları yeni hayat
modelinden bir süre sonra rahatsız olmaya başladılar.
Bunun da ötesinde, her şeyin kendini rahat ettirmek ve yüceltmek
noktasında planlandığı söylenen insan, büyük bir
rahatsızlık ve bunalım içine girmişti. Bu
aydınlar içerisinde meseleyi kavrayan ve mevcut durumlarının
vahametini görüp de yanlışlıklarının
kritiğini yapanlar yok değildir.

İnsanoğlu, kendini tanımadan önce madde
dünyasının egemenliğini elde etti. Demek oluyor ki, çağdaş
toplum düzeni, ve ideolojilerin kararsız lığına uygun
bir biçimde bedenimizin ve ruhumuzun kanunları hesaba
katılmadan kurulmuştur. İnsan, kendi beyni ve kendi
elleriyle meydana getirdiği dünyaya ayak uyduramamaktadır. Onun
için, bu dünyayı varoluş yasalarına göre yeniden
düzenlemekten başka çare kalmıyor.

Anatomi, kimya, fizyoloji, ruhbilim, pedagoji, tarih,
sosyoloji, siyasî ekonomi ve bu ilimlerin tüm dallarının
bildiği insan; maddî insan, gerçek insan değildir. Her ilmin
tekniğiyle çizilen taslakların meydana getirdiği bir
taslaktır o sadece...

İnsanlığın çağdaş
uygarlığa bağladığı umutların tersine,
bu uygarlık tuttuğu tehlikeli yolda kendisine yön verecek
zekada ve yürekte kişiler yetiştirmeyi becerememiştir.
İnsanlar beyinlerinden çıkan bilgilerle aynı ölçü de
yükselememişlerdir. Özellikle, şeflerin ruhça ve kafaca zayıf
oluşları ve bilgisizlikleri
uygarlığımızı tehlikeye sokmaktadır.

Sanayideki çalışma tarzının düzenlenmesinde,
fabrikanın işçilerin fizyolojik, zihnî durumları
üzerindeki etkisi hiç önemsenmedi. Çağdaş sanayi, bir
kişinin ya da bir topluluğun alabildiğine kazanması için
alabildiği ne düşük ücretle en yüksek üretimi elde etmek
anlayışına dayanıyor. Makineleri yöneten insanların
gerçek tabiî yapılan konusunda bir düşünceye varılmadan,
fabrikanın çalışanlara ve onların çocuklarına
kabul ettirdiği sun'î hayatın sonucu üstüne hiç eğilinmeden
sanayinin geliştiğini görüyoruz. Unutmamalıyız ki,
insanî ilişkilerin kanunları henüz bilinmiyor. Sosyoloji ile
siyasal ekonomi, görünüşe ya da sanıya dayanan iğreti
ilimlerden başka birşey değildir. Görülüyor ki, ilim
sayesinde çevremizde meydana getirmeyi başardığımız
ortam bize uymamaktadır. Çünkü bu insanoğlunun tabiî yapısını
yeterince tanımadan ve ona ilgi gösterilmeden, rastgele meydana
getirilmiş bir ortamdır.

Batılı psikologlar, insanı bir bütün
olarak ele almamış, gerçekler dünyasında yaşayan
pratik insan gerçeğini asla göz önünde bulundurmamışlardı.
Bu ise, onları ekseriyetle insanın bazı bölümlerini ele
alıp, "insan" denen varlığın bu
olduğunu söylemek gibi bir hataya sevketmiştir. Bunun için de
Batı dünyasının 19. ve 20. asırlar boyunca geçirdiği
merhaleler, insan psikolojinin normal ve anormal yönleri için bir
ölçü kabul edilmiştir.

Meselâ Freud, insan davranışlarını
ele alırken, şuur'un sahte insan tipini
canlandırdığını; şuur altının ise
gerçekleri ifade ettiğini söylerken, kendi toplumundaki bazı
çevre faktörlerinin tesiri altında kalıyordu. Aynı
şekilde insanı libido ile izah edip, bütün özelliklerini
temel olarak buna dayamak, sonra birtakım faziletlerin insanın
egosu dışında zorla ve baskı yoluyla
yaptırıldığını kabul etmekle insanı bir
çeşit azgın hayvan durumuna indirmiştir. Freud'un
talebeleri Adler ve Jung, hocalarının
yanlışlığını düzeltmek ve cinsel içgüdü
konusundaki aşırılığını bertaraf
edebilmek için, cinsiyetin dışında insan
hayatını başka temellere oturtmak ihtiyacını
duydular.

Davranış psikolojisi, insan gerçeğini
birtakım geleneklerin tesiriyle beliren ve cemiyetin reflekslerle
izah eden belirli etkilerin, belirli tepkiler
doğuracağını ve etkilerin değişmesiyle
tepkilerin de kendiliğinden değişeceğini ileri sürerek,
izah etmeye çalıştı. Bu anlayış aslında,
hayvan psikolojisini ifadede yeterli olduğu kadar, insan
psikolojisini anlamaktan uzaktı. Mekanist ekol ise, insan hayatı
da dahil olmak üzere bütün hayat fenomenlerini otomatik bir alete
benzetiyordu. Ve, hayat makinanın emrine boyun eğer, onun mahkûmudur
diyordu. Bütün organik ve biyolojik faaliyetleri tabiat ve kimya
kanunlarıyla izah etmeye çalışıyordu. Mekanist ekol,
insanı insanlığından tecrit etmekle, hatta insanı
dar sahalı biyolojik bir organizma sahibi varlık haline
getirmekle kalmıyor, aksine onu aşağılara hem de çok
aşağılara düşürüyordu (Muhammed Kutub, İnsan
Psikolojisi Üzerine Etüdler, İstanbul 1987, s. 29, 33).

Kur'an, insan ile ilgilendiği oranda hiçbir
şeyle ilgilenmemiş ve ihtimam göstermemiştir. Her
şeyden önce o, insanın tarifiyle işe başlar. Bunu
tertip açısından olsun, nüzul açısından olsun gayet
net olarak görebiliriz. Nüzul itibariyle ilk ayete bakarsanız,
Kur'an'ın nasıl başlamış ve insanın tarifine
yönelip onu tarif etmiş, asımı ve kaynağını
nasıl açıklamış olduğu görülür. Buyrulur ki:
"Yaratan rabbinin adıyla oku. O, insanı bir kah
pıhtısından yarattı" (el-Alâk, 96/1-2).

Mushaf'taki tertibi itibariyle de Kur'an'ın ilk
ayetleri insandan söz ederek başlamış, onu mümin, münkir
ve münafık olarak üçe ayırmış, sonra da bu üç
gruba birden hitap buyurarak, onların kimliklerini anlatmış
ve onların yeryüzünde çıkış
kıssalarını kendilerine nasıl haber vermiş Allah
insanı, bu cehalet ve şaşkınlığı üzere
terketmemiş, onu evham ve hayalleriyle başbaşa
bırakmamıştır. Aksine emrine almakla mükellef bir
kitapla tanıtmıştır. Yaratıcı, insana yeryüzünü
imar etme görevini yüklemeyi de dilemiştir. Ona yüklediği bu
görevi yerine getirmesi için, etrafında bulunan eşyayı ve
kendini kuşatan hayatı emrine almakla yetkili
kılmıştır (Ramazan el Buti, Kur'an'da İnsan ve
Medeniyet, İstanbul 1987, s. 38, 41).

İslâm, insana yalnız bir yönlü değil,
tam üç yönlü bir üstünlük tanımıştır:
İsmet ve himayede üstünlük, izzet ve efendilikte üstünlük,
istihkak ve kazançta üstünlük. İnsan, insan olması hasebiyle
üstündür: "Biz Âdemoğlunu üstün kıldık" Bu
üstünlüklerine en genişi, en eskisi, en umûmisi ve en devamlısı,
bu saydıklarımızdan birincisidir ki, insan o üstünlüğe
doğuşundan, hatta ana rahmindeki cenin halinden itibaren nail
olur. Öyle bir üstünlük ki, onu kazanılması için ne maddî
ve ne de manevî bir karşılık ödenmez. Herşeyden
önce bu, dokunulmazlık ve masuniyet demektir. Devamlılık
arzeder. İslâm kanunu bu hakkı bütün insanlığa,
erkek veya kadın, beyaz veya siyah, zayıf veya kuvvetli, fakir
veya zengin herhangi bir millet veya kabile farkı gözetmeden, devamlı
olarak bütün insanlığa tanıyor. Yayıyor, ilân
ediyor ki, bu tanınan üstünlüğü ile insan; doğuştan,
İslâm kanunu nazarında, her kim olursa olsun; kanı
akıtılmaktan, ırzı tecavüze uğramaktan, cinsî
değiştirilmekten, vatanından atılmaktan, hürriyeti
yalancılık ve dolandırıcılık yollarıyla
ihlâl edilmekten masundur, korunmuştur. Herkese İslâm'da bir
insanlık hakkı ve üstünlüğü tanınmıştır.
Herkesin bir koruyanı vardır (Abdullah Draz, İslâm'ın
İnsana Verdiği Değer, İstanbul 1983, s. 46).

Sami ŞENER

Naci YENGİN


Konular