Şamil | Kategoriler | Konular

Usulü'l-fıkıh

USÛLÜ'L-FIKIH

Fıkıh ilmi usûlü, metodolojisi. Usûlü'l-Fıkıh;
sözlükte, usûl ve fıkıh kelimelerinden meydana gelmiş
bir terkiptir. Usûl, "asl" kelimesinin çoğuludur. "Kökler,
asıllar, üzerine bir şey bina edilen şey"
manalarınadır. Sözlükte, anlayış anlamına gelen
fıkıh ise, din ıstılahında; "Tafsîlî
delillerden çıkarılmış olan şer'î-amelî
hükümleri bilmektir" şeklinde tarif edilir. Buna göre
usulü'l-fıkıh sözlükte; fıkhın asılları,
fıkhın delilleri manasına gelmektedir. Usulü'l-fıkıh,
ıstılahta "Müctehidin, şer'î amelî hükümleri
tafsîlî delillerinden çıkarabilmesi için gerekli olan kural ve
prensiplerdir" diye tarif edilmektedir (Âmidî, el-İhkâm fı
Usûlü'l-Ahkâm, I, 7 vd.; Şâkiru'l-Hanbelî, İlmi Usûlü'-Fıkıh,
31 vd; Abdülvehhâb Hallâf İlmi Usfilü'l fıkh,11;
İbrahim Kâfı Dönmez, İslâm Hukuk Esasları, terc.
23, 24).

Bu tariflerden anlaşıldığı
üzere usûlü'l-fıkıh bir metodoloji ilmidir.
Metotlarını belirlediği ilim ise fıkıhtır. O
halde bu ilim fıkıh metodolojisi ilmi demektir. Bu ilme İslâm
hukuk metodolojisi denilmesinin uygun olmadığı
kanaatindeyiz. Çünkü fıkıh, sadece hukuk ilmi değildir.
Hukuk, fıkhın bölümlerinden birisidir. İslâm hukukunun
çeşitli dalları fıkıh içerisinde ele alındığı
gibi, ibadetler de fıkıh içerisinde yer almaktadır.
Dolayısıyla ibadetle ilgili hükümlerin kaynaklardan çıkartılma
metotları da usulü'l-fıkıh tarafından
belirlenmektedir.

Bilindiği gibi, İslâmî hükümlerin alındığı
kaynaklar temelde ikidir. Bunlar Kur'ân ve Hadistir. Fakat her meseleye
ait hüküm Kur'ân ve Hadiste her zaman aynıyla mevcut ve açık
değildir. Ya da Kur'ân ve Hadisteki lâfızlar, emir, nehy,
hass, âm v.s gibi değişik biçimlerde varid olmuştur.
Karşısına amelî bir problem çıkan müctehid, bu
problemin dînî hükmünü ortaya koymak için Kur'ân'ı ve Hadisi
araştırır. O mesele ile ilgili olan âyet veya hadisin ne
tür bir kalıpta olduğunu araştırır. Mesela
lafız emir kalıbı ile gelmişse, emrin vücup ifade
ettiğini bildiren usûl kaidesini göz önüne alarak o hükmün farz
olduğuna hükmeder. Cevabını açıkça bulamazsa,
hükmü açıkça belirlenen benzer problemlere kıyasla, dinin
temel ilkelerini göz önüne alarak ve daha başka temel kaidelerden
yararlanarak bu problemleri çözüme kavuşturur. İşte müctehidin
hüküm çıkarabilmek için yararlandığı kaideleri
tesbit eden ve içeren ilme usûlü'l-fıkıh (fıkıh usûlü)
denilir. Demek oluyor ki; usulü'l fıkıh; müctehidin, Kur'ân
ve Hadisten hüküm çıkarabilmek için ihtiyaç duyduğu kural
ve kaidelerden meydana gelen bir ilimdir.

Usûlü'l-Fıkıhın Doğuşu ve
Gelişmesi

slâm'ın ilk dönemlerinde müslümanlar herhangi
bir meselenin dinî hükmünü öğrenmek istediği zaman
Rasulullah hayatta iken ona, vefatından sonra da sahabelerinden
birisine baş vururdu. Bu sorulan Hz. Peygamber, vahy
yardımıyla ve teşrî kaynağı olması
hasebiyle cevaplandırırdı. Sahabe de gerek Hz. Peygambere
olan yakınlığı gerekse Arap diline olan hakimiyetleri
sayesinde cevap verirlerdi. Karşılarına çıkan
problemin halli için Kur'ân'a ve Hadise müracaat ediyorlar ve onlardan
hüküm çıkardıkları hükümlerle problemin hükmünü
ortaya koyuyorlardı. Bunu teminde de pek zorlanmıyorlardı.
Gerek Arapçaya olan hakimiyetleri gerekse Hz. Peygambere yakınlıkları
sebebiyle âyetlerin nüzul, hadislerin vürud sebeplerini bilmeleri onların
hüküm çıkarmakta pek zorlanmamalarına sebep oluyordu.
Ayrıca onların takvaları, günahlardan uzaklıkları
Allah'ın yardımına vesile oluyordu. Sahabeden sonra gelen Tâbiûn
nesli de aynı yolu izledi. Şüphesiz onlar âyet ve hadislerden
hüküm çıkarırken belirli kurallara bağlı idiler.
Ama yazılı kurallara ihtiyaç duymuyorlardı. Fakat zamanla
bu nesiller ahirete intikal etti. İslâm'a yeni giren yabancılar
kendi dillerinden bazı söz ve tabirleri Arapçaya soktular. Bunlarla
birlikte eski din ve düşüncelerinden bazı görüşler de
geldi. Yeni yeni bir takım problemler çıktı. Bu
problemlerin hallinde değişik kesimlerden değişik
fetvalar çıkmaya başladı. Bunlar içerisinde şerîatın
ruhuna uygun olanlar olduğu gibi, heva ve hevese dayananlar, siyasî
görüşlere bağlı olanlar da vardı. İşte bu
âmiller, meselelerle ilgili doğru hükme varmak için bir takım
temel kuralların ortaya konulmasını gerektirdi. Ulema bu
ihtiyacı tesbit edince bu ilmin kurallarını koymaya
başladı. Fıkıh usûlü ilminin doğuşu hicrî
ikinci asra rastlamaktadır. Her yeni doğanda olduğu gibi,
usûlü fıkıh ilmi de küçük ve zayıf doğdu.
İlk dönemde bu ilmin esasları müstakil eserlerde toplanmadı.
Fıkhın konuları arasında serpili bir vaziyette idi.
Çünkü müctehidler verdikleri hükmün deliline ve bu delilden istifade
şekline işaret ediyorlardı. Hatta bununla da
kalmıyorlar aksi görüşün deliline de işaret edip onun münâkaşasını
yapıyorlardı. İşte bu deliller ve onlardan istifade
şekilleri usulü'l-fıkıh kaidelerinden başka bir
şey değildi.

Bu ilim zamanla fıkıhtan ayrıldı; müstakil
bir ilim halini aldı. Yavaş yavaş gelişti ve kütüphaneler
dolusu kaynağa sahip bir ilim haline geldi. Usûlü'l-fıkıh
sahasındaki ilk eser İbn Nedîm'in nakline göre İmam Ebû
Yusuf'a aittir. Ancak, Ebû Yusuf un eseri günümüze kadar gelmiş
değildir. Zamanımıza kadar bu ilim konusunda gelen en eski
eser, İmam Şâfiî'nindir. Bu yüzden o, fıkıh usülü
ilminin kurucusu olarak bilinmektedir. Şafiî'nin er-Risâle adındaki
bu eseri matbû olarak elimizde mevcuttur. Daha sonra İslâm alimleri
bu ilme büyük itina göstermişler ve sayılamayacak kadar eser
vücuda getirmişlerdir. Mesela Ahmed b. Hanbel, Kitabu Taati'r Rasûl,
Kitabu'n-Nâsih ve'l-Mensûh ve Kitabu'l-İlel adındaki
eserlerini yazdı (Bibliyoğrafya için bkz. Kâtip Çelebi, Keşfu'z-Zunûn,
I,110 vd.; Taşköprülüzade Ahmet Efendi, Mevzûatu'l-Ulüm, I, 503
vd).

Usûlü'l-fıkıh sahasında eser yazan
alimler te'liflerinde iki ayrı metot uygulanmazlardır. Bunlar; Mütekellimîn
(kelamcılar) ve Hanefîyye metotlarıdır.

a- Mütekellimîn metodu: Usûl kaideleri delillerin ve
bunların gösterdiği biçimde tesbit edilmiştir. Daha çok
mantıkî ve nazarî bir metottur. Mümessilleri, kuralları
koyarken, bu kuralın mezhep imamdan nakledilen ferî meseleye uygun
olup olmadığına itibar etmemişlerdir. Buna göre bu
metod, tümevarım biçimindedir. Zekiyyüddin Şaban'ın
deyişiyle bu gruptaki usûl, fürûu-fıkhın hizmetçisi değil,
onlara hakim bir usûldür. Bu yüzden, bu metodla yazan usûlcülerin
eserlerinde, örneklerin dışında pek fürûa ait
hükümlere rastlanmaz. Şafiî ve Mâlikî usulcülerinin ekserisi bu
metodu izleyerek eser vücuda getirmişlerdir. Bunların
tanınmışları ve eserleri şunlardır:

1- Kadı Abdülcebbar el-Mu'tezilî, eseri: el-Umde,

2- Ebu'l-Hasen el-Basrî, eseri: el-Mü'temed,

3- İmamu'l-Harameyn Abdülmelik el-Cüveynî,
eseri: el-Bürhan,

4- Ebû Hamid el-Gazâlî, eseri: el-Müstasfâ,

5- Ebû'l-Hasen el-Âmidî, eseri: el-İhkâm fî
Usûli'l-Ahkâm

6- Abdullah b. Ömer el-Beydâvî, eseri: el-Minhâc.

Şüphesiz, bu metotla yazılan daha birçok
kitap vardır. Bu sayılanlar, önde gelenleridir.

b- Hanefî metodu: Bu metodu takip eden âlimler,
Hanefi mezhebi mensubu oldukları için, bu metoda Hanefî metodu
denilmiştir. Bu metod mensupları, kendileri araştırma
neticesi genel kaideler koyma yerine, mezhep imamlarının ortaya
koyduğu fer'î meselelerden genel kurallar çıkarma yoluna
gitmişlerdir. Bunlar, mezhep imamının ortaya koyduğu
bir meselenin üzerinde bina edildiği kaideyi bulup onu
sistemleştirmişlerdir. Bu metotta nazarî kurallar yoktur.
İmamlarının hükümlerinin çıktığı
amelî kaideler vardır. Bu yüzden, bu gruba mensup bilginlerin
kitaplarında fürûa ait meselelere sık sık raslanır.
Bu gruptakilerin, böyle bir metod benimsemelerinin sebebi, imamlarının
kendilerine derli toplu kaideler bırakmamış
olmasıdır. İmam Şafiî ise böyle değildir. O
bizatihi kendisi usûl kaideleri koyup, onları tesbit etmiştir.
Bu metoda mensup alimler tarafından da telif edilmiş birçok
eser vardır. Bu eserlerin en eskileri tanınanları da
şunlardır:

1- Ebû Bekir Ahmed b. Ali el-Cassas'ın
"el-Usûl"ü,

2- Ebû Zeyd Ubeydullah b. Ömer ed-Debbûsî'nin
"Takvîmu'l-Edille"si,

3- Şemsu'l-Eimme es-Serahsî'nin"el-Usûl"ü,

4- Fahru'l-İslâm Pezdevî'nin
"el-Ûsûl"ü,

5- Hafîzuddin en-Nesefî'nin "el-Menâr"ı.

Bunların dışında daha bir çok
usûl kitabı bulunduğu gibi, bu eserlere de bir takım
şerhler ve haşiyeler yazılmıştır.
Bunların hepsinin buraya aktarılması mümkün değildir.
Arzu eden, Kâtip Çelebi'nin ve Taşköprülüzade'nin yukarıda
işaret edilen eserlerine bakabilir.

Bir de bu iki metodu meczederek yeni bir metod
geliştiren ve bu metodâ göre eserler vücuda getiren âlimler vardır.
Bu gruptakiler bir taraftan, usûl kaidelerinin sağlam temellere
dayandığını isbat ederken, diğer taraftan
fıkıh kurallarını usûl kaidelere bağlayarak
fıkha hizmet etmişlerdir. Bu metotla te'lif edilen belli
başlı eserler de şunlardır:

1- Muzafferuddin Ahmed b. Ali el-Bağdâdî'nin
"Bedîu'n-Nizam el-Câmî Beyne Kitâbey el-Pezdevî ve'l İhkâm"ı,

2- Sadru'ş-Şerîa Ubeydullah b. Mes'ûd'un
"et-Tenkîh"ı. Bu eseri bizzat kendisi et-Tavzih
adıyla şerhetmiştir. Bu eserde, Pezdevî'nin Usûl'ü,
Râzî'nin Mahsûl'ü ve İbn Hâcib'in Muhtasar'ı cem
edilmiştir.

3- Tâcuddîn Abdülvehhab es-Sübkî'nin
"Cem'ul-Cevâmî" adlı eseri.

4- İbnu'l-Hümâm'ın "et-Tahrîr"i
(Seyyid Bey, Medhal, I, 50 vd.; Şâkir el-Hanbelî, a.g.e., 34 vd.;
Abdülvehhab Hallâf a.g.e., 15 vd.; Dönmez, a.g.e., 30 vd.)

Bu eserlerin dışında, ayrı
özellikleri olan, eş-Şatıbî'nin el-Muvafâkat ve el-İ'tisam,
Şevkânî'nin İrşadü'l Fühûl adındaki eserlerini
anmak gerekir.

Usûl alanında yazılan klasik kaynaklar
genelde hayli zor, ibaresi çetin eserlerdir. Özellikle bunlardan sonraki
usûlcülerin eserleri daha çok cedel ve münazaraya, biri birlerini
tenkide, lafzî münakaşaya yönelik bir hal aldı. Hiç usûlle
ilgisi olmayan birçok meseleler bu kitapların muhtevasına
girdi. Şüphesiz bu haller bu kitapları anlamayı
zorlaştırdı. Bunun için bu kitapları anlamaya yönelik
çalışmalar hatta bunlara reddiyeler yazıldı. Bu yüzden,
usulü'l-fıkıh ilmi anlaşılması güç hatta
imkansız bir ilim haline geldi. Bu yüzden muasır âlimler usûl
kurallarının daha kolay anlaşılması için mesai
sarfetmişler ve yeni eserler vücuda getirmişlerdir. Seyyid Bey,
Şâkir'ul-Hanbelî, Muhammed Hudarî bey, Abdülvehhab, Hallaf,
Muhammed Ebu'z-Zehra, Abdulkerim Zeydan, Muhammed Ma'rûf ed-Devâlibî ve
Zekiyuddin Şâban'ın usûlleri burada zikredilebilir.

Bu eserlerden, Seyyid beyinki Osmanlıca,
diğerleri arapçadır. Arapça olanların bir kısmı
Türkçeye çevrilmiştir. Hayreddin Karaman'ın İmam Hatib
okulları için hazırladığı usûlü ile, Fahreddin
Atar'ın hazırladığı usûl de zamanımızda
Türkçe olarak hazırlanan eserlerdir. Ayrıca, usûlü'l fıkıhın
bazı konularının yüksek lisans ve doktora tezi olarak
incelediklerine de işaret etmemiz gerekir.

Usûlü'l-Fıkhın Konusu

Usûlü'l-fıkıhın mevzuu kendisi ile küllî
hükümlerin sübûtu açısından şer'î küllî delildir.
Yani usûlcü, meselâ kıyası ve onun hüccet oluşunu, âmmı
ve onun kayıtlanışını, emri ve delâletini
kendisine konu edinir. Bunu bir misalle açıklamaya çalışalım:
Kur'ân-ı Kerîm ilk şer'î delildir. Fakat onun tüm şer'î
nassları aynı tarzda gelmiş değildir. Kimileri emir,
kimileri nehy, kimileri âmm, kimileri hâss. sığasıyla
varid olmuştur. Bu sîğalar, şer'î delil çeşitlerinin
küllî nevîleridir. Usûlcü bu nevîlerin her birini tek tek araştırır.
Sonuçta; mesela emrin îcaba, nehyin de tahrîme delâlet ettiği
sonucuna varır ve kaidesini koyar: Emir îcap içindir, nahy tahrîm
içindir. Bilahare fakîh, bu kaideyi alır ve Kur'ân-ı Kerîm'deki
âyetleri bu kaidelere uygular. Allah'ın yasak ettiği bir
şeyi, "nahy tahrim içindir" kaidesine uygular ve aksine
delâlet eden bir delil yoksa onun haramlığına hükmeder.
Tabir caizse usûlcünün yaptığı bir plan şablondur.
Fakih de bu planın uygulayıcısıdır.

Usülü I-Fıkıhın Gayesi

Fıkıh usûlü ilminin güttüğü gaye,
kural ve nazariyelerini tafsîlî delillere tatbik etmek suretiyle
şer'î hükümlere ulaşmaktır. Başka bir ifade ile,
şer'î amelî hükümleri tafsîlî delillerinden çıkarabilmeyi
temindir. Bu ilmin kaideleri sayesinde şer'î nasslar anlaşılır.
Kapalı olan lafızların manaları bilinir.
Aralarında çelişki olan lafızlar arasını bulma
ve bunlardan birisini tercih imkanı elde edilir. Şayet kişi
ictihad ehliyetine sahipse, yeni problemlerin dînî hükmünü ortaya çıkarmak
için kıyas, istihsan, istıshab, örf vb. kaideleri kullanarak
ictihatta bulunur. İctihâd ehliyetini haiz değilse eski müctehidlerin
çıkardıkları hükümlerden tahricler yaparak yeni
meselelere cevap bulmaya çalışır. Buna da gücü yetmezse,
müctehidlerin hüküm ve delillerini tam olarak kavrar. Müctehidin bu
ictihada varırken hangi delile dayandığını ve bu
delilden nasıl yararlandığını bilir. Böylece
onların kendi kafalarından değil, belirli delillerden
istifade ederek hüküm çıkardıklarını anlar ve o hükümleri
daha bir gönül hoşluğu ile kabullenir. Kendi mensubu
olduğu mezhep imamının görüşü ile diğer
imamların görüşleri arasında mukayese imkânı bulur.
Hatta bunların delillerini de öğrenmiş olacağı için
bunlar arasında tercih imkânına sahip olur. Çünkü, farklı
görüşleri mukayese ve bunlardan daha kuvvetli olanını
tesbit ancak bu görüşlerin dayandıkları delilleri ve bu
delillerden nasıl hüküm çıkarıldığını
bilmekle mümkün olur. Bunları bilmenin yolu da usûlül-fıkıh
kaidelerini bilmektir.

Hüseyin KAYAPINAR


Konular