Şamil | Kategoriler | Konular

Yemin

YEMİN

Sağ el; bereket; güç, kuvvet ve güzel mevki,
yaralayıcı; kişinin bir haberi kuvvetlendirmek veya bir
işi yapıp yapmamak hususundaki azim ve iddiaya güç vermek
için Allah'a kasem ya da boşama ve köle azadı gibi bir
şeye bağlamak suretiyle akit etmesi anlamında bir
fıkıh terimi.

Yemin daha çok Allah'ın isimleri veya zâtî sıfatlarından
birisi anılarak yapılan kasem için kullanılır. Talâka
veya köle âzadına bağlı olanların yemin olup
almadığı tartışmalıdır (Kasânî,
Bedâiu's-Sanâi,III, 2).

Kasem ve hılf kelimeleri arasında nüanslar
olmakla birlikte "yemin" ile eş anlamlı olarak
kullanılmaktadırlar (Kâsânî, a.yer; Lisânu'l Arab, XIII,
462). Türkçe'de bazan yemin yerine "and içmek" tabirinin
kullanıldığı görülmektedir.

Bu mefhumun, kelimenin anlamı ile irtibatı;
yeminin söze güç kuvvet katması ve yeminleşenlerin sağ
ellerini birbirlerine vurmalarıdır (Mevsılî, el-İhtiyâr,
IV, 45).

Yemin, akitlerde ve husûmetlerde sözü te'kid için
meşrudur. Meşrûtiyeti Kur'ân-ı Kerîm ve Sünnetle
sabittir. Kur'ân'ın bir çok sûresi değişik cisimler
üzerine yapılan yeminlerle başlar. Tin, Şems, Fecr sûreleri
bu kabildendir. Bakara sûresinin 225. ve Mâide sûresinin 89. âyetinde
Allah Teâlâ'nın, yemin-i lağv sebebiyle kullarını mülahaza
etmeyeceği bildirilmektedir. Yine Mâide sûresinin 89. âyetinde
sorumluluk getiren yeminin mûn'akıde yemini olduğu ifade
edilmekte, yeminlere riayet emedilmekte ve yeminini bozanların
nasıl keffaret ödeyecekleri beyan edilmektedir. Bunların
yanısıra; Nahl (16) 38, 92, 94; Âlu İmran (3) 77; Mâide
(5) 53, 108; En'am (6) 109; Tevbe (9) 12,13; Nur (24) 53; Fatır (35)
42; Mücâdele (58) 16; Münafıkûn (63) 2; âyetleri de yeminin meşrûtiyetinin
Kur'ân'dan delilleridir.

Hz. Peygamber bir hadisinde ümmetine, babalar ve
putlar adına yemin etmemelerini, yemin edeceklerse Allah adına
yemin etmelerini ya da hiç yemin etmemelerini emretmiştir (Ahmed b.
Hanbel, Müsned, II, 7; Tirmizî, Nuzur, 8).

Rasûlüllah bizzat kendisi de yemin etmiştir.
Onun yemin ederken en çok kullandığı tabirlerden birisi:
"Nefsime veya Muhammed'in nefsine sahip olana yemin ederim ki.
"dir (Örnek olarak bkz. İbn Mâce, Keffaret 1; Ahmed b. Hanbel,
a.g.e., IV, 16).

Yemin Çeşitleri

Yeminler önce Allah adına edilenler ve Allah'tan
başkası adına edilenler olmak üzere ikiye ayrılırlar.
Allah adına edilen yeminler de kendi aralarında taksime
tabidirler.

Allah adına edilen yeminler:

Kasem suretiyle Allah adına yeminler
"Allah" ya da "İzzet, celal, azamet" gibi zati
sıfatlarının başına "ba, va, ta"
harflerinin birisini getirmek suretiyle yapılır (Mevsılî,
a.g.e., IV, 49, 50; Şirbinî, Muğni'l-Muhtaç, IV, 320, 312).
Müslümanlar arasında en çok kullanılan yemin
yafızları: "Vallâhi, billâhi ve tallâhi"
sözcükleridir.

Allah'ın isim ve zatî sıfatlarının
dışında hiçbir şeye yemin edilmez. Hanefilere göre,
Nebi, Kur'ân, Kâbe gibi Müslümanlarca kutsal olan varlıklar
adına da yemin edilmesi caiz değildir (Kâsânî a.g.e., III,
5-10; Merginânî, el-Hidâye," II, 72; Mevsıli; IV, 51).

İmam Şâfiî, İmam Mâlik ve İmam
Ahmed b. Hanbel'e göre Kur'ân, Kur'ân âyetleri ve Mushaf adına
edilen yeminler mûteberdir. Bozulması halinde keffareti gerektirir
(İbn Kudâme, el-Muğnî, XI,194,195). Hanbelîlere göre Kâbe
ve diğer yaratıklar adına yemin etmek caiz değilse de,
Peygamber adına yemin etmek caizdir. Bozulması keffareti
gerektirir (İbn Kudâme, a.g.e., XI, 210).

Yeminin mûteber olması için mutlaka arapça
olması şart değildir. Diğer dillerle de yemin
edilebilir. Kaynaklar farsça bazı tabirlerle yemin
edilebileceğine işaret etmişlerdir (bkz. Merginânî,
a.g.e., II, 74; Fetâve'l-Kâdihan, II, 7; el-Fetâve'l-Hindîye, II, 57).

Buna göre Türkçe'de kullanılan "yemin
ederim, kasem ederim, and içerim" gibi sözler de yemin sayılır.
Ancak "mukaddesâtım adına, şerefim üzerine and
içerim" gibi sözlerin yemin olmaması gerekir. Çünkü Allah'ın
adı veya sıfatları adına
yapılmamıştır. Merginânî, hangi sözlerle yemin edip
edilemeyeceğinin örfe bağlı olduğunu söylemektedir
(Merginânî, a.g.e., a.y.) Bu sözcükler bugün ülkemizde bazı
ortamlarda yemin için mâruf hale gelmişlerse de yaygın bir
örf saymak mümkün değildir.

Bunların dışında, kişinin mübah
olan bir şeyi kendisine haram kılması veya birşeyi
yaptığı ya da yapmadığı takdirde, yahudi,
hristiyan vs. olacağını yemin kasdıyla söylemesi de
bir yemindir (Merginânî, a.g.e., II, 74; Mevsilî, a.g.e., IV, 52, 53).

İmam Şâfiî, İmam Mâlik ve Ahmed b.
Hanbel'den nakledilen bir görüşe göre bu tür sözler yemin sayılmaz,
dolayısıyla bozulması durumunda keffaret gerekmez (İbn
Kudâme, a,g.e., XI, 199, 200; Şirbinî, Muğni'l-Muhtâc, IV,
324; Vehbe ez-Zühaylî, el-Fıkhu'l-İslâmî ve Edilletühû,
III, 344).

Allah adı anılarak edilen yeminler ğamûs,
lağv ve mün'akıde olmak üzere üç çeşittir;

Ğamûs yemin:

Ğamûs yemin; geçmişteki veya bu zamandaki
bir olayın ilgili olarak, bile bile yalan yere yemin,etmektir. Mesela
bir kimsenin, borcunu ödemediğini bildiği halde "ödedim?
diye veya hâli hazırda cebinde parası olduğu halde
parasının olmadığını söyleyerek yemin
etmesi birer ğamûs yeminidir. Böyle bir yemin büyük bir günahtır.
Allah (c.c) lu İmran sresinin 77. âyetinde; "Allah'a karşı
verdikleri sözü ve yeminlerini az bir paraya satanlara gelince; işte
bunların ahirette bir nasibi yoktur. Allah kıyamet günü
onlarla konuşmayacak, onlara bakmayacak ve onları temize çıkarmayacaktır.
Onlar için elem verici bir azap vardır" buyurmaktadır.
Eş'as bin Kays'ın bildirdiğine göre, bu âyet kendisine
ait bir kuyuda amcasının oğlunun hak iddia etmesi ve onun
beyyine getirmediğini takdirde amcası oğlunun yalan yere
yemin edebileceğini söylemesi üzerine nazil olmuştur (Ebû
Dâvud, Sünen, Eymân, 1; İbn Kudâme, a.g.e., XII, 122). Hz.
Peygamber (s.a.v) bir çok hadisinde yalan yere başkasının
malını almak için yemin etmenin Allah'a ortak koşmak, adam
öldürmek, anaya babaya isyan etmek gibi büyük günahlardan olduğunu,
böyle yemin edenlerin Cennet'in mahrum olup, Cehennem'i hak ettiklerini,
dolayısıyla oradaki yerlerine hazırlananları
gerektiğini haber vermektedir (bkz. Buhârî, Eyman, 16, 18,
el-Mürteddin, 1; Müslim, İman, 220, 221; Ebu Dâvud, Eyman, 1 ;
Tirmizî, Büyü, 42; İbn Mâce, Ahkâm, 7; Ahmed b. Hanbel, I, 379,
442, V. 211, 212; Zeylâî, Nasbu'r-Râye, III, 292, 293).

Hanefi, Hanbelî ve Malikilere göre ğamûs
yemininden dolayı keffaret yoktur. Yemin eden kişi Allah'tan af
dilemeli, tevbe istiğfar etmelidir. Çünkü bu yemin Allah'a karşı
büyük bir cür'ettir, onu hafife almaktır; böyle büyük bir
günahın keffaretle giderilmesi mümkün değildir. Hz. Peygamber
(s.a.v) bir hadisinde beş şeyden dolayı keffaret
olmadığım söylemiş ve kişinin uymak zorunda
olduğu yemini bunlardan saymıştır (Şevkânî,
Neylü'l-Evtar, VIII, 264). Buradaki kefaretin olmayışından
maksat, bu yeminin günahını kefaretin silemeyeceğidir. Kâsanî
(v. 587/1191) tevbe ve istiğfarın, ğamûs yemininin
keffareti olduğunu söylemektedir (Kâsânî, a.g.e., III,15). Şâfiîlere
göre bu yeminden dolayı keffaret gerekir (Merginânî, a.g.e., II,
72; İbn Kudâme, XI, 178; Şirbinî, a.g.e., IV; 325).

Lağv Yemin:

Lağ yemini Hanefilere göre-yanlışlıkla
edilen, yani sahibinin söylediği sözün hakikat dışı
olduğu halde, doğru olduğunu zannederek ettiği
yemindir. Bu yemin de hem geçmiş ve hem de şimdiki zamanla
ilgili olabilir. Meselâ borcunu ödemediği halde, ödediğini
zannederek, veya cebinde para olduğu halde
olmadığını zannederek yemin eden kişinin
ettiği yemin, lağv yemindir (Kâsânî, a.g.e" III, 17;
Merginânî, a.g.e., II, 72; Mevsılî, a.g.e., IV, 46). Hanefîlerin
bu anlayışı bir çok sahabe ve tabiinden nakledilmiştir
(bkz. Zeylâi, Nasbu'r-Râye, III, 293).

Şâfiîlere göre lağv yemini, konuşma
esnasında kasıt olmadan insanın ağzından çıkan
"hayır vallahi, evet vallahi" gibi yeminlerdir (Şirbinî,
a.g.e., IV, 324, 325). Lağv yemininin bu şekildeki izahı
Hz. Âişe tarafından Hz. Peygamber'den nakledilmiştir (Buhârî,
Eyman,15; Ebû Dâvud, Eyman, 6).

Hz. Peygamber'den lağv yemini için başka
izahlar da rivâyet edilmiştir. Meselâ bir hadiste: "Âtıcıların
yemini lağvdır, onun için keffaret yoktur" buyurmuştur
(Heytemî, Mecmua'z-Zevaid, IV, 185).

Alimler kendi anladıkları lağv
yemininden dolayı günah ve keffaret olmadığında
hemfikirdirler. Çünkü Allah (c.c) lağv yemininden dolayı
kulunun muaheze edilmeyeceğini bildirmiştir (Mâide, 5/89).

Şâfiiler, Hanefilerin lağv yemini dedikleri
yeminleri bu grup içinde kabul etmedikleri için, doğru zannedilerek
edilen yeminlerden dolayı da kefaretin gerekli olduğu
kanaatindedirler.

Mün'akıde yemini:

Mün'akide yemini bir şeyi yapmak veya yapmamak için
edilen yemindir. Bu yemin gelecek ile ilgilidir. Bir kimsenin "yarın
falan yere gideceğine" veya "falan kişiyle bir daha
konuşmayacağına" yemin etmesi bu kabildendir.

Mün'akide yemini kendi arasında, mürsel,
muvakkat ve fevr olmak üzere üçe ayrılır.

1- Mürsel yemin: Bir fiili yapıp yapmamayı
zamana bağlamadan edilen yemindir. Meselâ, bir işi
yapacağına yemin eden ama bunu zamana bağlamayan
kişinin ettiği yemin mürseldir. Ölüm anına kadar
ettiği şeyi yapıp yemininden kurtulabilir. Belirli bir sürenin
geçmesi ile yemini bozmuş sayılmaz.

Bu yemine "mutlak yemin" de denilir.

2- Muvakkat yemin: Bir zamana bağlı olarak
edilen yemindir. Bu yemin, filin bağlandığı zamanla
kayıtlıdır. Zamanın dolması ile yeminin hükmü
sona erer. Meselâ bir meyveyi üç gün yetmeyeceğine yemin eden
kişi, üç gün dolduktan sonra o meyveyi yese yeminini bozmuş
sayılmaz.

Belirli bir süre içinde bir şeye yapmaya yemin
eden kişi o kişi ön gördüğü süre içinde yaparsa
yemininden kurtulmuş olur. O süre içinde yapmazsa, daha sonra yapsa
bile yeminini bozmuştur; keffaret ödemesi gerekir. Şayet yemin
eden kişi süre dolmadan ölürse, Ebû Hanife ve Muhammed'e göre
yeminini bozmuş olmaz. Ebû Yusuf'a göre bozmuş olur.

Bu yemine "mukayyed yemin" de denilir.

3- Fevr yemin: Bir sebebe bağlı olarak edilen
yemindir. Başka deyişle; kendisi ile gelecek değil
şimdiki zaman kasdedildiğine karineler bulunan yemindir. Bir
soruya cevap verirken edilen yemin bu kabildendir. Meselâ yemek
yiyenlerin yanlarına gelen birisine "buyur ye" demelerine
karşılık onun "vallahi yemem" demesi fevr
yeminidir. Gelecekle değil o anla ilgilidir. Dolayısıyla
daha sonra bir şey yemesi ile yeminini bozmuş olmaz (Tahânevî,
Keşşafu Istılahâti'l-Fünûn, II, 1549, 1550; Muhammed
Ravas Kal'acî, Hamid Sadık Kuneybî, Mu'cemu Lüğâti'l-Fukahâ,
514).

Mün'akide yemininde yeminin gereğini yapmaya
berr, yapmamaya bârr, yemini bozmaya hins, bozana da hânis denilir. Bu
türden bir yeminin gereğini yapan kişi yemininden
kurtulmuş olur. Yemininde hânis olan kişiye ise keffaret
gerekir. Yeminde aslolan ona sadakat göstermektir. Ancak bu, yemin edilen
şeyin dinî hükmüne göre farklılık gösterebilir. Onun
için yemine sadakat gösterme konusunu alimler beş grupta ele
almışlardır:

1- Uyulması vacip olan yeminler: Farz olan bir
ibadeti yapmak veya masum bir insanı ölümden kurtarmak, ya da bir
haramı terk etmek için yapılan yeminleri yerine getirmek
farzdır. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.v) "Âllah'a itaat etmek
üzere yemin eden kişi itaat etsin" buyurmuştur. Bu
kabilden olan bir yeminin gereğini yerine getirmeyen kişi günahkar
olmuştur; tevbe ve istiğfar etmesi icab eder, ayrıca yemin
keffareti ödemesi gerekir.

2- Edilmesi haram, uyulmaması cevap olan yeminler:

Bir farzı terk etmek veya bir haramı
işlemek için yemin etmek haram bir yemindir, bozulması
farzdır. Dolayısıyla, meselâ ana babası ile
konuşmamaya yemin eden kişi, onlarla konuşacak, yani
yeminini bozacak ama yemin keffareti ödeyecektir. Ayrıca haram
birşeyi yapmaya yemin ettiği için tevbe istiğfar
edecektir. Hz. Peygamber; Bir şeye yemin edip de,
başkasını daha hayırlı gören kişi
yemininden dolayı keffaret ödesin, sonra da o hayırlı olan
şeyi yapsın"buyurmuştur (Nesâî, Eyman, 41; Ebû
Dâvud, Eyman, 12).

Bir başka hadiste de şöyle buyurulmuştur:
"Rabbe isyanda, sılayı rahmi kesmekte ve mâlik olmadığın
şeyde sana yemin de, nezir de yoktur" (Ebû Davud Eyman, 12;
Nesâi, Eyman, 17; İbn Mâce, Keffaret, 8; Ahmed b. Hanbel, II, 185,
202).

Şâ'bî'ye göre haram bir fiili işlemek
üzere yemin eden kişi yeminini bozar, yani o haramı
işlemez. Ayrıca keffaret ödemesine de gerek yoktur. Çünkü
Hz. Peygamber kişinin haramı işlememesinin yeminine
keffaret olduğunu söylemiştir (Ebû Davud, Eyman, 12).

Hanefiler mün'akide yemininden dolayı
kulların sorumlu tutulacağı bildiren âyetin zahirine
dayanmaktadırlar (Mâide, 89).

3- Uyulması mendup olan yeminler: Bir maslahata müteallik
olan yeminlerdir.

Yapılması mendup olan bir fiili işlemek
için edilen bir yemine uymak da menduptur. Böyle bir yeminin bozulması
mekruhtur, keffaret gerekir.

4- Mübah olan yeminler:

Mübah olan bir işi yapmak veya yapmamak, ya da
doğru olan bir haber üzerine yemin etmek mübahtır. Böyle bir
yeminin bozulması efdaldir. Bozulursa keffaret gerekir.

5- Mekruh olan yeminler:

Mekruh olan bir fiili işlemek veya mendubu
terketmek için yemin etmek mekruhtur. Alış veriş
esnasında yemin etmek de mekruhtur. Böyle bir yeminin bozulup
keffaret ödenmesi efdaldir. Yemine sadakat ise mekruhtur (Kâsânî,
a.g.e., III, 17, 18; İbn Kudâme, el Muğnî, II, 167; Necati
Yeniel-Hüseyin Kayapınar, Süneni Ebû Davud Terceme ve Şerhi,
XII, 236).

Hanefî ve Malikilere göre unutarak, hataen, ikrah
yoluyla ve yemin kasdı olmadan edilen yeminler mûteberdir. Çünkü
yukarıda işaret edilen ayet mutlaktır. Yeminin kasda
dayanıp dayanmaması konusunda bir kayıt mevcut
değildir. Ayrıca Hz. Peygamber (s.a.v) bir hadisinde; yemin,
talak ve nikahın ciddisinin de, ciddi
sanıldığını haber vermişlerdir (Ebu Davud,
Talak; 9; Tirmizi, Talak, 9; İbn Mâce, Talak, 13; Kâsânî, a.g.e.,
III,18; Vehbe ez-Zühaylî, el-Fıkhu'l-İslâmî ve Edilletuhû,
III, 367).

Şâfiî ve Hanbelîlere göre yeminini unutarak
bozan kişi, yemininde hânis sayılmaz. Dolayısıyla
kendisine keffaret icab etmez. Delilleri, kulların hataen
yaptıklarından dolayı günah olmadığını
bildiren ayetle (Ahzab, 5) Müslümanların hatâen, unutarak ve ikrah
yoluyla işlediklerinden dolayı sorumlu
tutulmayacaklarını bildiren hadistir (İbn Mâce, Talak,
16).

İkrah yoluyla yeminini bozan kişi, Ebû
Hanife ve Mâlik'e göre keffaret öder; Ahmed b. Hanbel 'e göre ödemez.
İmam Şâfiî'den ise bu konuda iki ayrı görüş
nakledilmiştir (İbn Kudâme, a.g.e., XI, 177, 178).

Yemin edildikten sonra hemen peşinden
"inşallah" denilirse, bozulması halinde keffaret
gerekmez. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.v) "Yemin edip de istisna eden
(İnşallah diyen) isterse, döner,isterse yemini bozmadan terk
eder" buyurmuştur (Ebû Davud, Eyman, 9; Nesâî, Eyman,18;
Ahmed b. Hanbel, II, 6, 49). Ancak bu hükmün geçerliliği yeminle
"inşallah" demenin arasında konuşulmamasına
veya konuşacak kadar susulmamasına bağlıdır.

İbn Kudame'nin bildirdiğine göre "inşallah"
denildiğinde kefaretin gerekmeyeceğinde dön mezhep müttefiktir
(İbn Kudâme, a.g.e., XI, 227).

Yemin Keffareti

Mü'akide yemininin hangi türünden olursa olsun
bozulması, keffareti gerektirir. Normalde keffaret yemin bozulduktan
sonra ödenir. Yemin bozulduktan sonra ödenen kefaretin mûteber olduğu
konusunda ulema arasında hiç bir ihtilaf yoktur. Ancak önce
kefaretin ödenip sonra yeminin bozulması durumunda bu kefaretin
yeterli olup olmayacağı tanışmalıdır.
Hanefilere göre, keffaret ister malla, ister oruçla ödensin mutlaka
yemin bozulduktan sonra ödenmelidir. Bozulmadan önce ödenmesi caiz değildir.
Şafiilere göre keffaret malla ödenecekse yemin bozulmadan önce de
ödenebilir. Hanbelî ve Mâlikîlere göre kefaretin ister malla ister
oruçla, yemin bozulmadan önce de sonra da ödenmesi caizdir.

Yemin edilmeden önce keffaret ödenip daha sonra yemin
edilmesi ve bozulması durumunda bu keffaret mûteber değildir.
Bu konuda hiçbir görüş ayrılığı yoktur (Kâsânî,
a.g.e., III,18; İbn Kudâme, a.g.e., XI, 223-226; Şevkânî,
Neylü'l-Evtar VIII, 268, 269; Necati Yeniel-Hüseyin Kayapınar,
a.g.e., XII, 237, 138).

Yemin keffareti; gücü yeterse bir köle azad etmek
veya on fakiri sabahlı akşamlı doyurmak ya da on fakiri
alışılmış biçimde giydirmektir. Kişi bu
üçü arasında muhayyerdir. Ama bunlara gücü yetmezse,peşi
peşine üç gün oruç tutar. Orucun arası hayız dahil hiç
bir özür sebebiyle kesilmez, kesilmesi halinde yeniden başlanmalıdır.
Yemin kefaretinin gereği ve bu şekilde ödeneceği Kur'ân-ı
Kerîm'le sabittir. Ve âyet gayet nettir. (Bkz. Maide, 5/89). Onun için
konu ile ilgili görüş farklılığı yoktur.

2. Allah'tan Başkaları Adına edilen
Yeminler

Allah'tan başkaları adına edilen
yeminler iki kısımdır:

a- Babalar, anneler, melekler vs. gibi Allah'tan
başka varlıklar adına edilen yeminler: Bu şekilde
yemin etmenin caiz olmadığını, Hz. Peygamber'in böyle
yemin etmeyi men ettiğini yukarıda belirtmiştik. Böyle
sözlerle yemin etmek caiz olmadığına göre, buna yemin
demek de doğru değildir.

b- Bir şarta bağlanarak edilen yeminler: Bu
gruptaki yeminleri de iki kısımda ele almak mümkündür:

ba- İbadet ve taat cinsinden bir şeye
bağlananlar: Meselâ bir kimse "şu işi yaparsam üç
gün oruç tutayım" dese, bu bir bakıma yemindir. Çünkü
o işi yapmaktan nefsini menetmek maksadıyla o sözü söylemiştir.
Bir başka açıdan da nezir (adak)tır. Çünkü bir ibadeti
yapmayı, bir şarta bağlamıştır. Bu târz bir
ifadenin nezir olarak değerlendirilmesi daha isabettir (Kasânî,
III, 21).

bb- İbadet ve taate bağlanmayıp, talak
veya köle azadına bağlanan yeminler: Bir kimse
karısının boş olmasını veya kölesinin hür
olmasını bir şartın tahukkukuna bağlarsa,
talakla. veya köle azadı ile yemin etmiş sayılır. Böyle
yeminlere tâliki talak da denir. Böyle sözlerin yemin olarak değerlendirilmesi
kişiyi bir fiili yapmaya teşvik veya yapmaktan men etme
konusunda kuvvet vermesinden dolayıdır (Ö. Nasuhi Bilmen,
Hukukî İslâmiyye ve İstıhâhâtı Fıkhıyye
Kamusu, II, 232).

Bu maddede söz konusu edilen şartın
tahukkuku halinde şayet adamın maksadı kendisini bir
işi yapmaya teşvik veya yapmaktan menetmek değil de
karısını boşamak veya kölesini azad etmekse,
şartın vukuu halinde karısı boş veya kölesi azad
olmuş olur. Bu konuda ulema arasında her hangi bir görüş
ayrılığı tesbit edilmemiştir. Çünkü bu yemin
değil, talakı veya itakı şarta bağlamaktır.
Ama eğer kişinin maksadı, karısını
boşamak değil de, kendisini bir işi yapmaya veya yapmamaya
zorlamak ise hüküm nedir? İşte bu konuda bazı
değişik görüşler vardır. Konuyu bir örnekle anlatalım:
İçki müptelası olan bir kimse içkiyi bırakmak ve nefsini
bu işe mecbur etmek maksadıyla "Bir daha içki içersem karım
boş olsun" veya "bir daha içersem şart olsun"
dese ve daha sonra yeminini bozsa yani içki içse bu durumda ne
uygulanacaktır? Bu konuda üç görüş vardır:

1- Bu söz tamamen geçersizdir; ne talaktır ne de
yemindir. Çünkü ne Allah'ın istediği bir şekilde
karı boşama, ne de bir yemin etmedir. O halde böyle bir söz
söyleyen ve sonra bozan kişinin karısı boş olmaz,
kendisine yemin keffareti de gerekmez. Bu görüş Hz. Ali'ye nisbet
edilmektedir. Zahirîler ve bazı Mâlikîler de bu görüştedir.

2- Böyle bir söz söyleyen kişi yemin etmiş
ve yeminini bozmuştur. Çünkü adamın maksadı
karısını boşamak değil, kendisini içki içmekten
men etmektir. Dolayısıyla kişi ettiği yemini
bozduğu için kendisine yemin keffareti icabeder; karısı
boş olmaz. Hanbelîlerden İbn Teymiye ve İbn Kayyim
el-Cevziyye bu görüştedir (İbn Teymiye el-Fetava'l-Kübra,
1-5, Beyrut, II, 110; İbn Kayyim el-Cevziyye, İlâmu'l-Muvakkîn,
IV, 17 vd.).

3- Talak veya köle azadının bir şarta
bağlanması ve şartın tahakkuku halinde, karı
boş veya köle hür olur. Yukarıdaki misalimizde, adam içki
içtiği zaman karısı boş olmuş olur. Dört
mezhebin görüşü bu istikamettedir (Kâsânî, a.g.e., III, 21 vd.;
Merginânî, a.g.e., II, 250 vd.; Mevsılî, a.g.e., III,140 vd.;
İbn Kudâme, a.g.e., VIII, 335, 336; Ö. Nasuhî Bilmen, a.g.e., II,
232; vd.; Zühaylî, a.g.e., III, 388 vd.).

Yeminin Hâkim Kararına Etkisi

Davacı, mahkemede davasını isbat
edemezse, davalıya yemin teklif etme hakkına sahiptir. Yemin
onun kendi fiili veya başkasının fiili hakkında olumlu
veya olumsuz yönde olabilir; "Allah'a yemin olsun ki, satmadım
yahut satın almadım yahut da sattım veya satın
aldım" demek gibi. Çünkü insan kendi durumunu ve fiillerini
başkalarından daha iyi bilir. Bu yüzden onun yemini anlaşmazlığı
sona erdiren bir delil sayılır.

İbn Abbas (r.a)'den rivâyete göre Hz. Peygamber
(s.a.s) bir adama?yemin teklif etti ve ona şöyle dedi: "De
ki, kendisinden başka hiçbir ilah olmayan Allah'a yemin ederim ki,
davacının bende hiç bir hakkı yoktur." Yine
Eş'as b. Kays'dan rivâyet edilmiştir. O şöyle dedi:
Kindeli bir şahısla Hadramutlu birisi Yemen'deki bir toprak için
Hz. Peygamber'in önünde hasımlaştılar. Hadramutlu
hasımının babasının kendi
toprağını gasbettiğini ve halen bu toprağın
hasmının elinde bulunduğunu iddia etti. Hz. Peygamber
davacıya delilini sordu O, "Delilim yok, fakat yemin ederim ki,
o toprağın babası tarafından gasbedildiğini
bilmiyor" dedi. Bunun üzerine Kindeliye yemin teklif edildi (Ebû
Davud nakletti).

İslâm hukukçuları mahkemedeki yeminde yedi
şartın bulunması gerektiğini belirtirler. Bunlar
şöylece sıralanabilir:

1- Yemin edenin buluğ çağına
gelmiş olması, temyiz kudretini hâiz bulunması ve
iradesinin hür olması;

2- Davalının, davacının
hakkını inkâr etmesi;

3- Hasımın hâkimden yemin talep etmesi ve
hakimin yemin edecek olana teklifte bulunması;

4- Yemin şahsa bağlı olup, yeminde vekâlet
kabul edilmez. Yemin, yemin edecek olanın zimmeti ve dini ile
bağlantılı olduğu için veli veya vekil bu hakkı
kullanamaz.

5- Hadler gibi Allah'a ait haklarla ilgili
olmaması gerekir.

6- İkrar caiz olan haklarla ilgili olması.
Hadis-i şerifte Delil davacıya, yemin ise davalıya
aittir" buyurulur. İkrar caiz olmayan haklar konusunda yemin geçerli
olmaz.

7- İsbat için delil olmaması veya mevcut
delillerin yetersiz bulunması.

Mahkemedeki yeminlerin çeşitleri:

1- Şâhidin yemini: Bu, şâhidin,
şehadetten önce doğru söyleyeceğine dair
yaptığı yemindir. Günümüzde, şahidin tezkiyesi
yerine geçmek üzere başvurulan bir yoldur. Malikiler, Zeydiyye, Zâhiriye,
İbn Ebî Leyld ve İbnü'l-Kayyim, devrin bozulması ve dinî
duyguların zayıflaması sebebiyle bu yemine cevaz
vermişlerdir. İslâm hukukçularının çoğunluğu
ise şahid yeminine karşıdır (Vehbe ez-Zühaylî, el-Fıkhu'l
İslâmî ve Edilletuhû, VI, 600):

3- Davacının yemini: Hanefiler
dışında diğer çoğunluk hukukçulara göre,
kendisinden töhmeti kaldırmak için davacı da yemin edebilir.
Bu yemin, hakkını isbat veya aleyhindeki yemini reddetmek için
de olabilir.

İslâm hukukçularının çoğunluğu
bir şahid ve davaya verilecek yemin delilleri ile hüküm
verilebileceğini söylerken Hanefîler, âyetlerde iki şahidin
öngörüldüğünü, bu olmadığı takdirde,
davalıya yemin teklif etme hükmünün hadisle sabit bulunduğu görüşünü
benimser (İbn Rüşd, Bidâyetü'l-Müctehid, III, 456, 459).

Yemin ancak hâkimin veya naibin huzurunda onların
teklifi ile geçerli olur. Mahkeme dışındaki yemin veya
yeminden kaçınma muteber değildir. Çünkü, yemin husumeti
kesmek için söz konusu olur. Yemin hasmın talebi üzerine verilir.
Ancak beş yerde hâkim re'sen yemin teklifi eder:

1- Bir kimse bir mirastan alacak veya bir mal dava edip
de isbat ederse, hâkim başka hukukî yollarla bu hakkı düşüren
bir muamelenin olmadığı konusunda davacıya yemin
teklif eder.

2- Bir malı dava edip kendisine ait olduğunu
isbat eden kimseye hâkim "malın onun mülkünden başka bir
muamele ile çıkmadığı" konusunda yemin teklif
eder.

3- Müşteri, malı ayıp sebebiyle
reddederse, ayıba razı olmadığı konusunda yemin
teklif eder.

4- Hakim şüf'a hakkı sebebiyle bu hakkı
daha önce düşürmediği konusunda yemin teklif eder.

5- Kocası kayıp olan bir kadının
lehine nafaka ile hükmedilince hâkim, evliliğin devam ettiği,
nafaka olmadığı ve onun yanında mal
bırakmadığı, konusunda yemin teklif eder.

Kendisine yemin teklif edilen kimse, yemin ederse dava
konusunda hak kazanır. Yeminden kaçınırsa dava konusu
şeyi kaybetmiş olur.

Şamil İA


Konular