Şamil | Kategoriler | Konular

Laiklik

LAİKLİK

Bireysel ve toplumsal hayatın yönlendiricileri
olarak din ve dünya otoritelerinin etki ve egemenlik alanlarının
birbirlerine irca edilemez bir biçimde saha ve sınırlarının
ayrılması; din ve devletin hak, yetki görev ve yürütme
gücünün yerine getirilişinde birbirlerine karşı tamamen
bağımsız davranmasını sağlayan siyasî,
hukukî ve idarî kural.

Terim olarak lâiklik, Yunanca "laikos" sıfatından
elde edilmiştir. Yunancada din adamı sınıfından
olmayan, halktan kişilere "laikos" denilmekteydi. Lâtinceye
"laicus" ondanda Fransızcaya "laigue" olarak
intikal etmiştir. Terim, sözlük anlamıyla; din adamı
sınıfından olmayan şahıs, dini olmayan şey,
düşünce, sistem ve prensip demektir.

Terim, ilkçağ Yunan medeniyetinden sonraki yüzyıllarda,
hristiyanlığın ilk dönemlerinde, dini düzenle kurulmuş
bir toplumsal yapıda, din adamları sınıfı
(clerici) dışında kalan müminler topluluğuna yunanca
"laikoi" İtalyanca "laici" denilmekteydi.
Fransızcadaki laicite, laic, laicisme sözcükleri bu kökten gelmiştir.
İngilizcedeki "secularism", "secular" kelimeleri
de dünyevî (ci) lik, dünyaya ait anlamında lâikliği
karşılamaktadır. Ancak din-devlet ilişkisi
bakımından secularizm ile lâiklik arasında hassas bir
ayırım söz konusudur. Lâiklik Yunanca bir kökten gelip,
Katolik, Ortodox ve Fransız kültüründe kullanılmasına
karşılık; secular, Lâtince kökenli olup Protestan,
Anglikan Kilisesi, İngiliz ve Alman kültüründe kullanılmıştır.
Secularism din ve devlet (Kral)'in ayrı ayrı özerk ve bağımsız
kurumlar olmalarını savunurken; lâiklik, Katolik hristiyanlığın
etkili olduğu dil ve ülkelerde dinin devletin mutlak otoritesi altında
olması gerektiğini savunmayı içerir.

Laikos'un karşıtı "clericus",
yani hiyararşik olarak Katolik dininde emir-komuta zinciri içinde
papaya dayalı, hukukî, siyasal, sosyo-ekonomik kural ve ilkeleri
olmayan Ruhban(lar)dır.

Terim, ortaçağın ikinci yarısından
itibaren anlam değişikliğine uğrayıp, felsefî ve
hukukî bir mahiyet kazanarak devlet yönetimi ile din ilişkilerinin
bir tarzını ifade etmeye başladı.

Felsefî lâiklik, iman karşısında insan
aklının kendisini yönetecek ilkeleri yine kendi apriori
ilkelerinden elde edebileceğine olan sonsuz inanç(:). İmmanuel
Kant'ın, "Aydınlanma... insanın, aklını
kendisinin kullanmaya başlamasıdır" ifadesi,
Aydınlanma çağı düşüncesinin felsefî lâisizmini
dile getirir.

Siyasi lâiklik, devlet otoritesinin sınırlandırılmasının
gelişmesinde, siyasî kudretin dini kudretten ayrılmasıdır.

Hukukî lâiklik ise, temel hak, özgürlük ve eşitlik
ilkelerinden hareketle, doğrudan doğruya devletin yürütme
organ ve ilkelerinden ayrılması prensibine dayanır.
İlke gereğince devlet hiç bir dini tanımayacağı
gibi, fertlerin bir dine sahip olma ya da dini ihtiyaçlarını
tatmin etmedeki tavır, davranış ve eylemlerinde mutlak
özgürlüklerini kabul eder. Devlet, dini kurallara dayalı kanunlar
çıkaramayacağı gibi, dindarların dini
yaşantılarını olumlu veya olumsuz yönde sınırlandırıcı
ilkeler dikte edemez.

Siyasî-hukukî bir anlam taşıyan "lâiklik"
ile doktriner anlamdaki "lâisizm (=laicisme)" kapsam bakımından
birbirinden farklıdır. Doktriner anlamda lâisizm, temelini
fesefî lâiklikten alan ve bireysel ya da toplumsal hayatın en
geniş bir biçimde dünyevî-uhrevî diye ikiye bölünmesini ifade
eder. Bu anlamda din, iman, valiy, ahlâk, ilim, sanat, hayat ve akıl
gibi genel kavramların lâik fikir akımları çerçevesinde
yorumlama girişimlerinin genel bir formudur.

Meselâ; "lâik ahlâk" denilince, dini olan
ve tevhidi inanç ilkeleri ile ilişkisi olmayan, otoritesini ya
toplumdan ya da ferdin vicdan ve iradesinden alan, kendisini akıl
ilkelerine göre düzenleyen ahlak demektir. Bu anlayışın
felsefî kökeninde, ilkçağın "mutlu olmak için nasıl
yaşamalıyım?" sorusuna bireysel haz (=hedone) düzleminde
cevap arayan, bireyin eylem ve isteklerinden hareket eden faydacı
(=utilitarist) ilkeleri gözeten ahlâk söz konusudur. Lâik-atilitarist
ahlâk yüzyıllar boyunca bizzat kilisenin daha sonra feodal senyörlerin
çıkarlarına; Burjuva devrimi boyunca zengin elitizmin sermaye
biriktirmesine kapitalizmin evrensel sömürü anlayışının
teşekkülü ve nihayet, Marksist ideolojinin kurmaya çalıştığı
siyaset teorisine kaynaklık teşkil etmiştir.

Lâik ahlâk, ahlâkî değer ve
davranışların temelinden dini çekip almak; yerine din dışı,
söz gelimi Liberalist veya Sosyalist ilke ve kuralları
yerleştirmek demektir. Lâik ahlâk, zaman zaman toplumsal
özelliklerde de ortaya çıkmıştır. Bu anlamda, dini
ahlâk bir "Cemaat ahlâkı" iken; lâik ahlâk putlaştırılmış
akıl olan universel aklı kendisine prensip olarak seçen bir
"vatandaş ahlâkı"dır. Bu vatandaşlık
ahlâkı Fransa devriminde burjuva sınıfının çıkarlarını
korumak için ihdas edilmiş ve ilkçağın ateizmini örnek
almıştır. Böyle bir ahlâk da Kapitalist ahlâkın ilk
kaynağıdır. Kârı ve kazancı tahrik eden her
şey (Kapitalist anlayış çerçevesinde) ahlâktır. Böyle
bir ahlâka göre dünyada kim daha zengin olursa, Cennette de o kadar
rahat ve müreffeh olacaktır.

Tanzimattan beri İslâm'ın sosyal ve ekonomik
düzeni, hukukî anlayışı ve dünya görüşüne karşı
konulurken, onun (İslâm'ın) ahlâk anlayışına
karşı lâik ahlâk yerleştirilmeye çalışılmaktadır.

İslâm ahlâkı, İslâm'ın bir
sosyal düzen olarak uygulandığı toplumlarda
yaşanabilir. Toplumsal kurumlar İslâmi olmayan bir toplum
ahlâk bakımından da müslümanlaşamaz. Bugünkü
kapitalist toplumda İslâm ahlâkını
yaşadığını iddia edenler aslında kapitalist
ahlâkı yaşamaktadır. İşçileri az ücretle çalıştırmak,
yüksek faiz oranıyla sermaye biriktirmek, maliyeti ucuza
sağlamak, kaliteyi düşürmek, üretimi durdurmamak için
sürekli tüketimi ve sunî ihtiyaçları körüklemek, bunu kolaylaştırıcı
mahiyette dev reklam müesseseleriyle insanları yanıltmak için
savaşlar çıkarmak kapitalistler açısından son derece
ahlâkî davranışlardır.

Lâik bilim, ilkçağ Grek aklının fizik
(=pyhseos =doğa) üzerine dile getirdiği görüş ve düşüncelerle,
geleneğin Rönesanstan beri süregelen kesintisiz açıklamaları
yoluyla, kozmik yapıda meydana gelen oluş ve bozuluş (mebde
ve mead)ların temelinde bulunan ilâhi iradeyi inkâr eden anlayıştır.
Kâinatta meydana gelen değişmelerin Allah'ın tasarrufu ile
değil, yalın kat niceliklerle (ölçülebilen değişmeler)
açıklamasını yapan ve fizik değişmelerin
nedenlerini, değişenin kendi iç dinamiğinde gören,
sebep-sonuç ilişkisini nesneler dünyasında arayan ve
bulduğunu sanan, dolayısıyla âleme hükmeden bir ilâhi
güç ve iradeyi kabul etmeyen açıklama tarzı, bilimin lâik
tarzıdır.

Grek düşüncesinde yaratma dışta
bırakılmıştır. Aristo varlıksal özü
(onsia, essentia) yani "hep olmuş olan varlık (=tatien
einos)", salt madde (olabilirlik)den, salt forma doğru gaî bir
gelişme olarak kabul etmiştir. Tanrı sadece ilk hareket
ettirici olup kâinatın işleyişine karışmaz. Bu
aleme müdahale etmeyen ulûhiyet (deism) anlayışı Rönesans
döneminde bilimi laikleştiren Aristoculara oldukça ilginç geldi.
Bu akım en güçlü dönemini Fransa devrimini de içine alan XVII.
ve XVIII. yüzyılda yaşadı. Bu deist görüş lâikliğin
kaynağı olarak;

a) Eğer Tanrı alemi şekillendirme süresinden
sonra ona müdahale etmiyorsa, ne bir kişinin ne de bir
teşkilatın alem hakkında araştırma yapanlara müdahale
hakkının olmadığı.

b) Mademki Tanrı âleme müdahale etmiyor; o halde
tarihte olup biten hiç bir şey dokunulmaz yahut kutsal
sayılamaz (Mehmet Aydın, Din felsefeleri, s. 141,) gibi görüşlere
kaynaklık ederek bilimsel çalışmaları yalınkat
tabiat fenomenlerinin incelenme ve araştırılmasına yönelimini
sağlamak suretiyle pozitif bilim geleceğinin
doğmalarını inşa etmeye yardımcı oldu. Böyle
sınırlı bir tanrı anlayışı, batı kültürü
içinde "sonsuz Tanrı" anlayışından daha
itibar edilir oldu. Bu bir taraftan öte dünya (ahiret) sorunundan
kurtulmaya ve bir takım sistemlerle karizmatik kişileri
tanrılaştırmaya, kişinin kişiye kulluğunun
devam ettirmesine açık kapı bırakırken; bir taraftan
da bireysel ve toplumsal hayatın her alanı tam bir
birleştirme programı içine alınabilecektir. Nitekim
kilisenin doğmalarına boğulmuş olan Batı,
Aydınlanma çağı düşüncesinde evrenin mekanistik bir
izahını yapıp Tanrıya gerek
duyulmayacağını dile getirerek insan, kâinat ve Allah arasındaki
rabıta noktalarını kopardı.

Siyasî-hukukî bir ilke olarak Lâikliğin
varlığı tümüyle "teokrasi" diye nitelenen
"dine dayalı tanrısal devlet"
karşısında anlam kazanmaktadır. Bunun için lâikliğin
açıklanabilmesi, tanrı ve din kavramlarının Batı
tarihi içinde ne gibi bir anlama sahip olduğunu açıklığa
kavuşturmaya bağlıdır.

Lâikliğin anlaşılabilmesi için
"teokrasi"nin elde edildiği theos (= Tanrı)
kavramının Batıda hangi anlama geldiğini açıklığa
kavuşturmak gerekir. Theos, Yunanca tanrı (= ilâh) anlamına
gelir ve lâtincedeki karşılığı "deus'tur.
Deus, âleme müdahale etmeyen ilâh demek olup insan zihninde uyandırdığı
anlam Aristo'ya kadar geri gider. Aristo'nun ilâh anlayışında
"yaratma" ve "müdahele" yoktur. Böyle bir tanrı
(=ilâh) anlayışı bütün ilâhi sıfatları
kendisinde toplayan "zat" olan Allah (c.c.)'a ortak koşulan
ilâh veya "ilâhlar"ı dile getirir. Allah (c.c.) isminin
Hak Tanrıdan başka bir şeye verildiğine dair hiç bir
tarihi bilgi yoktur. Arapların tapmış oldukları hiç
bir ilâh bu isimle anılmamıştır (Suat
Yıldırım, Kur'an'da ulûhiyyet, İstanbul 1987, s.
100). Zira O'nun eşi, benzeri ve ortağı yoktur. İlâh:
tanrı (= theos), ma'bud demek olup; ibadet etmeyi ifade eden
"te'ellehe" den gelir ve yine anlam bakımından ismi
mef'ul (=pasif, edilgen) sayılır, ilâh kelimesi gerçek tanrıya
(Allah) ait bir isim olmakla beraber, arapçada "genel" anlamda
tanrı(lar) için kullanılan "cins isim" durumunda
olduğundan, batıl tanrı (=theos) lar hakkında bolca
kullanılmıştır. Gerçek ilâh olmasa bile., çeşitli
kimseler tarafından tapılmaya konu edilmiş olan her
varlık, bu kelime (=ilâh-theos) ile gösterilir.

Allah (c.c.), bu kelimeyi batıl tanrılar
hakkında kullanırken, ya müşriklerden nakil ve hikâye
ettiği sözlerle getirir veya bir zamirle onlara isnat eder: Allah
(c.c.)'tan başka taptıkları ilâhlar kendilerine fayda
vermedi, ziyanlarını artırmaktan başka bir şeye
yaramadı" (Hud, 11/101). Bu ayette olduğu gibi Allah
(c.c.), bu sahte tanrı (=theos)lara bir hakikat
tanımadığını ortaya koymaktadır. Bizzat
Allah (c.c.)'ın şehadetine dayalı olarak batılı
tanrı (theos) anlayışı ile İslâm'ın ilâh
anlayışı arasındaki temel ayırım ortaya çıkmış
olmaktadır. İşte Batıda Fransa ihtilâli ile
gerçeklik kazanmış olan lâiklik, batı tarih ve kültür
kavramı içinde özel anlamlar taşıyan theos-religion
kavramında hayat bulan din-devlet ilişkisine
"karşı olma" tarzında
kurumlaşmıştır. Bu anlamda lâiklik, dünya tarihinin
belirli bir kesitini işgal etmiş olan Greko Lâtin medeniyetinin
aşama aşama belirleyip şekillendirdiği, Avrupanın
uzun ve karanlık tarihi gelişiminin sosyal, siyasal ve
psikolojik şartlarının ortaya çıkardığı
ve özellikle 1789 Burjuva ihtilâlinden sonra devletin varlığını
ve siyasî gücünü Hristiyanlık (Katoliklik) dini ve din
adamları sınıfına karşı koruyabilmenin vazgeçilmez
bir şartı olarak kabul edilir.

Hristiyanlık aslî özelliklerinden soyutlanmış
olarak daha başlangıçta sosyal, ekonomik ve siyasal yapıya
ilişkin hiç bir iddiası bulunmayan, sırf dünyaya dönük
bir din olarak yayılmaya başladı. Roma
imparatorluğunun doğu eyaletinde putlara karşı bir
tepki olarak doğduğu için Roma'nın siyasî egemenliğine
başkaldırmış kabul edilerek şiddetli takibat ve
kovuşturmalara hedef oldu. Kısa süre sonra Saint Paul tarafından
Pagan Roma'ya uydurulmaya çalışıldı. Paul, Roma
mektuplarında; 1. Tanrı tarafından olmayan hiç bir
hükümet yoktur, 2. Mevcut hükümetlerin hepsi tanrı
tarafından tazim edilmiştir. 3. İmparatora mukavemet eden
tanrının nizamına karşı gelmiş olur gibi
emirler ileri sürmüştür. Hakikatte Paul'un "iktidarın
tanrı tarafından tesis edildiğini ileri sürerek bu talimatı
vermesi sahte bir davranıştır" (Arnold J. Toynbee,
Tarihçi açısından din, Çev, İbrahim Canan, İstanbul
1978, s. 133). Ayrıca hazırlanan İncil metinleri sayesinde
Hristiyanlığın imparatorluğa uyarlanmasını
gerçekleştirerek imparatorluk ile kilise arasında vicdanî
tamponlar yerleştirildi. Matta'da yer alan "tanrının
hakkını tanrıya, Sezarın hakkını
Sezara" ilkesi ile formülleştirilen ilişkiler,
Hristiyanları, vicdanlarına ters düşmeyen medeni
vazifeleri ifa etmekle iyi vatandaşlar olarak davranmaya yöneltmiştir.
İmparatorluğa itaatin gerçek sebebi, devletin tanrı
tarafından kurulmuş olması değil, bizzat
imparatorluğun kendisinin tanrı kabul edilmesiydi (Arnold J.
Toynbee., a.g.e., s. 134,). Böylece Hristiyanlık hem gelecek
kuşaklara kültürel özelliklerde intikal etmiş oluyor, hem de
din-devlet ilişkilerinde ve özel tavır alış içinde
bulunuyordu.

Hristiyanlık, din-devlet ilişkisi
bakımından 1- Bizantinizm 2- Teokrasi 3- Konkordato sistem 4- Lâiklik,
olmak üzere dört aşama geçirmiştir.

Bizantinizm, Saint Paul'un
başlattığı imparatorluğa uyum sağlama
politikasının, 313 yılında
Hristiyanlığın serbest bırakılmasıyla
almış olduğu yeni bir ilişki tarzıdır.
İmparator Constantin'in 313 yılında
yayınladığı Milano fermanı ile
imparatorluğun çıkarları açısından pratik
bazı amaçlar güderek Hristiyanlığın
yasaklığına son verdi. Bu amaçla; 1.
İmparatorluğu genişleyen muhalefet cephesini çökertmek,
2. İmparatorluk için tehlike olabilecek kilise otoritesini
imparatorluk bürokrasisi içinde asimile ederek devletin amaçlarına
hizmet eder bir konuma getirmek, 3. İmparator ve imparatorluğun
ulûhiyyetine yeni bir meşrulaştırma aracı temin etmek
tarzında ifade edilecek imparatorluğun nihai amaçlarını
325 yılında İznik'te topladığı ruhanî
meclis (okümenik konsül) ile gerçekleştirdi. Constantin, bir
imparator olarak hâlâ Roma paganizminin ruhanî lideri olduğundan,
kendisini toplanan ruhanî meclisin başkanlığına,
dolayısıyla Hristiyanlığın en üst otorite
merciine tayin etti.

Ruhanî Meclis, Hristiyanlıkta teslisi (üçleme)
teyit ederek, İsa ile Tanrı'nın aynı özden olduğunu
kararlaştırdı. Aslında teslisin kabul edilişinin
gayesi bir taraftan ruhanî liderliğin diğer taraftan imparator
ile imparatorluğun ulûhiyetine Hristiyanların vicdanında
yeniden onaylattırmak olmakla beraber; imparatorun cismanî egemenliğinin
mutlak itaat kaynağı olduğunun resmileştirilmesiydi.
Bu şekilde Hristiyanlık İmparatorluğun çıkarları
için dünyevî bir iktidar tarafından ele geçirilerek, kilise
Constantin'in kendilerine tahsis ettiği devlet
bakanlığı halini aldı (Arnold J. Toynbee, a.g.e.,
s.155,). Böyle bir uygulama ile Hristiyanlık, din-devlet
ilişkisi bakımından "Bizantinizm" diye nitelenen
"resmi devlet dini" olarak cismanî otoritelerin oyuncağı
oldu. Bizantinist devlet-toplum düzeninde, din ve din adamları
sınıfı devlet otoritesinin mutlak kontrolü altındadır.
Dinin toplum katmanlarındaki teşkilatlanma biçimi ve hiyerarşisi
devletin belirlemiş olduğu sınırlar içinde
düzenlenmektedir. Devlet adamları, Toplumsal hayatın
yaşama biçimine egemen olarak dini hayata diledikleri gibi istikamet
vererek onu politikalarının sadık bir hizmetkârı
olarak görmek isterler.

Batıda din-devlet ilişkisinin ikinci
tarzı "teokratizm"dir. Teokratik devlet düzeni, Lâtin
Kilisesinin, Batı Roma İmparatorluğunun çökmesi sonucunda
meydana gelen devlet otoritesi boşluğunu doldurmak arzusu ile
kendisini Roma'nın varisi görmesi sonucunda ortaya çıkmıştır.
Batı Roma İmparatorluğu kuzeyden gelen kavimlerin istilâsı
ile yıkıldığında, kilise, özel teşkilatlanması,
ruhanî hiyerarşisi, bürokratik kadroları, vergi sistemi ve
yasama organları ile varlığını korudu. Saint
Augustinus'un "Tanrı devleti (=Civitas Dei)" kavramı,
kilisenin cismanî otoriteyi ele geçirmek için teokratik olarak
kullanacağı "Siyasal doktrin"i
oluşturmaktaydı. Bu teoriye göre: Kilise, Tanrı devletinin
yeryüzündeki temsilcisidir. Dolayısıyla kilise, tüm imparator
ve kralların tanrı adına ruhanî otoriteye boyun eğmelerini
istiyordu.

Papalık IX. y.y'da Şarlman (Charles)'a
kilisede imparatorluk tacı giydirince, ruhanî otoritenin cismanî
otoriteyi tayin etme; azletme-aforoz yoluyla-gibi yetkilerin ruhban sınıfının
elinde olduğunu isbat etme fırsatını buldu. Böylece
Avrupa'da kilisenin devlete egemenliği demek olan
theos-cırastos, yani kilise doğmalarına dayalı yönetim
biçimi, bir çok karmaşıklığı bünyesinde taşıdığı
halde, doğmuş oldu. Teokratik devlet yapısında yönetimden
ayrı din adamları, ruhanîler sınıfı,
teobrokratik bir örgütlenme biçiminde teşkilatlanmışlardı.
Bunlar otoritesi bakımından kral ve imparatorların
üstünde yer alarak cismanî otoriteyi kilisenin doğmaları ve
doğrultusunda yönlendirmekteydiler. Din adamları
sınıfı (clerici), aynı zamanda teolojik doktrin olarak
Hristiyanlığı bilgisel düzlemde tekellerinde
bulunduruyorlardı. Rahipler, kilise öğretisinin öğreticisi
ve yorumcusu olarak mutlak ve sınırsız (eleştirisiz)
yetkilere sahiptir. Rahip olmayan bir kimse (lâik) için bu özellik
hemen hiç aranmayan bir nitelik olduğundan, teokratik düzende
Katolik Hristiyanlık, Profesyonel din adamlarının
teşekkül ettiği bir dindir.

Papaların teokratik egemenliği zaman zaman
kesintilere uğradı. On beş ve on altıncı yüzyıllara
gelindiğinde kiliselerin otoritesi büyük ölçüde zaafa uğramış,
sadece ruhanî yürütme alanlarında kalmak üzere, faaliyetleri bir
hayli kısıtlanmıştı. Hatta zaman zaman zorba
krallar kilisenin ruhanî yetkilerine de el atmaktaydılar. Meselâ;
Visconti hanedanından Giovan Maria, savaş yıllarında
(1409) aç kalan halkın sokaklarda "barış!
barış!" diye bağırmalarını
şiddetli bir biçimde cezalandırarak papazlara, "bize
barış ver" (dona nobis pacem) şeklindeki duayı
yasaklayıp, "bize durgunluk ver" (dona nobis tranago
ilitatem) şeklinde dua yapmalarını emretmiştir (Jacob
Burckharotmin, İtalya'da Rönesans Kültürü, Çev. Bekir Sıtkı
Baykal, İstanbul 1974. s.22).

Papalık ruhanî bir lider olarak her zaman
kendilerini "Sezar'ın varisi" kabul ediyor, krallar ise
"imparatorlar nasıl hükmederlerse krallarda öyle
hükmederler" diyerek otoriteyi elde bulundurma adına
kıyasıya rekabet ediyorlardı.

Batıda kilisenin otoritesini zaafa uğratan
nedenlerden birisi de "akıl" olmuştur. Düşünce
ve felsefenin, kilisenin etkisinde olduğu skolastik dönemde "akıl"
Hristiyanlık teolojisinde inanç konularını
kavranılır hale getirmenin bir aracıydı. Saint
Clemens'in "anlamak için inanıyorum (credo ut
intelliğam)" şeklinde dile getirdiği ilke buna yöneliktir.
Ancak akıl, dogmatik tutumu nedeniyle kilisenin kontrolünden uzaklaşarak
muasırların elinde Rönesans çağının kiliseye
karşı başlattığı çok boyutlu savaşın
tek ve en önemli saldırı aracı oldu... Bunun için
Rönesans, kilise doğmalarına karşı muhalefet olarak,
insan aklının yeniden kendisini keşfetmesi olarak
tanımlandı. İlkçağın din, inanç (deizm), sanat,
tabiat olaylarının izahı, insanın bireysel özgürlüğü,
evrenin yeni tanımı gibi konular Grek (Yunan) akıl
geleneği içinde ama kiliseye aykırı bir biçimde yorumlandı.
Bu "akıl-kilise" çatışması Batı
tarihinde gittikçe bilim-din çatışması olarak özel bir
nitelik kazandı.

Teokratik düzene bir başka darbede, Reformasyon
adı altında Hristiyanlık dini içinde meydana gelen büyük
değişme-yenileşme hareketi tarafından vuruldu.
Reformasyon, Rönesansın son dönemlerinde din-devlet ilişkisini
yeni bir yorumla açıklıyordu. Bu yeni yorum tarzı
Almanya'da Luther, İtalya'da Kalven tarafından temsil edilen
Protestanlık idi. Protestanlığın temel görüşü
"Din kendi kabuğuna çekilmeli, ruhbanlar manastırlarında
ibadetleri ile meşgul olmalıdırlar ve dünya otoritesi
sadece devletin olmalıdır" şeklinde özetlenebilir. Bu
şekilde XVIII, y.y'a gelindiğinde Batı medeniyeti
geleneksel Hristiyanlık (Katoliklik) hüviyetinden uzaklaşarak,
bunun cismanîleştirilmiş şeklini (Protestanlık)
benimsedi. Eckehard, "dinin doğrularının, kilise
doğrularından değil, insanın gönlünün
derinliklerinde yattığını, salt doğruluğun
bireyde bulunduğunu, her dinsel inancın aslında bireysel
vicdan işi olduğunu" vurgulayarak kilise inancından lâik
inanca geçişin temellerini kurdu. Luthercilik,
"katolikliğe reddiye, protesto" anlamına gelen
protestanlık yoluyla, Katolik kilisesinin (dinin) devlet üzerindeki
denetim ve otoritesine son verip bireyi vicdanî olarak kilisenin köleliğinden
kurtararak devletçiliğin köleliğine geçiş yolunu açmış
oldu. Böylece, Rönesans'ın son dönemlerine doğru
Batılı aydınların aradığı, aslında
mitoloji (efsane) ile karışık karizmatik liderlerin maniple
edebileceği profan bir inanç şekli olan ilkçağın
deizmi denilen "doğal din" ya da "akıl dini"
akımının hızla yayılmasına zemin
hazırlamaktı. Teokratik yönetim biçimi karşısında
gittikçe güç kazanan siyaset teorileri de hızla gelişme
halindeydi. Kilise, Roma İmparatorluğunun "hayaletine"
bürünerek ökümenik bir imparatorluğun temsilcisi oldu. Oysa Rönesanstan
sonra ilkçağın site-ulus devleti akımları Avrupa'daki
milli krallıklar tarafından desteklenmekteydi.

Machiavellie, antik çağdaki ulusal nitelikli
devlet anlayışı ile Rönesansın dinden
koparılmış devlet anlayışını, yeni
siyaset teorisi ile birleştirdi. O, "Hükümdar" adlı
eserinde, "Bütün gücünü milletten alan devlet, milletin
iradesinden başka güç tanımamalı" diyordu. Bu görüşüyle
o, artık Avrupada kilisenin ruhbanî otoritesinin yerini
millî-cismanî egemenliklere bırakması gerektiğini dile
getirmiş oluyordu. Bu görüşler milli krallıklar
tarafından da desteklenmekteydi. Çünkü milli krallar, kilisenin
daha fazla işlerine karışmasını
istemiyorlardı. Machiavellie'nin siyaset teorisi iki önemli varise
sahipti. Bunlar, Montesguieu ve J.J. Rousseaue idi. Montesguieu'nun devlet
teorisi papa veya krallar tarafından tek elde toplanan yasama, yürütme
ve yargının birbirinden bağımsız olması
gerektiği görüşüne, J.J. Rousseaue ise çoğunluğun
iradesine dayalı bir siyasal rejim -İngiltere modeli
parlementerizm- önermekteydi. Her iki filozofun görüşleri
Fransa'da patlak verecek olan 1789 ihtilâlini hazırlayan fikrin
kaynağı oldu. Bunun yanında Voltaire'nin ilkçağ
deizmine dayalı "doğal din" anlayışı da
kilise dininin yerine önerilmiş bir din olarak yeni politik
doktrinin bir parçası ve tamamlayıcısı olarak
aydınlanma çağı aydınlarının inanç ve
akidesini oluşturdu.

Fransa'da ihtilâl arifesine gelindiğinde Zümreler
Meclisi (Etats Generaux) papalığa danışmadan
Fransa'daki kilise mallarına el koymakla yetinmemiş, bir yeminle
devlete sadakatlerini beyan etmelerini silah zoru ile temin etmeye yönelmişti.
Bu durum kilise ile krallık arasında önemli sorunlar oluşturmuştu.
Öte yandan kral ile kilise arasındaki ittifak ortak düşmanları
olan senyörlere karşı devam etmekteydi. Yine ihtilâl
arifesinde çok keskin ayırımlara sahip sınıflar
sorunu, Avrupa toplumsal yapısının en önemli sorunu olma
özelliğini göstermekteydi ve Avrupa'yı ihtilâllerin vatanı
yapan geleneğin bir unsuru olarak birinci derecede bir etken rolündeydi.
Kilise büyük ölçüde bu sınıflaşmayı teşvik
etmiş, hatta sınıflaşmanın oluşmasına
hem teorik hem pratik planda katılmıştır. Kilisenin
metinlerinden birinde, "Tanrı insanlardan bir
kısmının seigneur (toprak mülkiyetine sahip), bir kısmının
da serf (toprağa ve seigneur'un mülkiyetine bağlı)
olmasını istedi "der (Fellicien Challaye, Mülkiyetin
Tarihi, Çev. Turgut Altuğ, İstanbul 1944, s. 53).

Fransa'da kral otaritesi sınır tanımaz
bir genişlik göstererek bireyin en mahrem ve dokunulmaz haklarına
uzanacak kadar aşırılıklar göstermekteydi. Kral
kendisini canlı kanun olarak tanımlıyor, yargı, hiç
bir hukukî ilke tanınmadan keyfi uygulamalarla yürütülüyordu.
Bütün bunlar, Avrupa'da laik devlet biçimine geçişi
hızlandırıcı etkiler olarak rol oynarken, sosyal
yapıda önemli bir değişiklik teşekkül etmekteydi. Bu
yeni teşekkül, burjuva sınıfıydı. Kral, senyörlerin
etkisini kırmak için "kral imtiyazlıları" (kral
burjuvası) adı ile bir toplumsal katman oluşturmuş ve
bunlar kral parlamentosunun büyük bir çoğunluğuna sahiptiler.
Burjuvalar kralın himayesinde gelişerek ekonomik yönden söz
sahibi oldular ve statülerini (sermayelerini) korumak için krala,
senyörlere ve kiliseye karşı örgütlü bir mücadeleye giriştiler.
Burjuvalar yoğun pozitif etkiler altında kalarak
kilise-krallık sisteminin metafizik temelini Fransa'dan söküp
atmakla önlerindeki en büyük engeli atacaklarına
inanmaktaydılar ve bunda yanılmadılar. 1789'da
İspanya'dan sürülen Yahudi asıllı bir aileye mensup
Marat'ın da aralarında bulunduğu burjuva
sınıfı Bastille'i zabt ederek tüm burjuvaları serbest
bıraktılar. Arkasından 3 Kasım 1789'da
"İnsan ve Yurttaş Hakları Beyannamesi"
yayınlandı. Bu beyannameye göre, kanun hükümleriyle sağlanmış
olan kanun düzenini bozmamak şartıyla hiç bir kimse, dinî de
olsa kanaatlarından dolayı tedirgin edilmemelidir (Mehmet
Taplamacıoğlu, Din Sosyolojisi, Ankara 1983 s. 274). İnsan
Hakları Beyannamesi, bu ilkeleri ile doğrudan din-devlet
ayırımını kabul ederek din ve dünya işlerinin
birbirlerine müdahelesini reddederken her birinin kendi alanındaki
özelliğini de vurgulamaktadır. Bu, aynı zamanda dünya ve
hayat hakkında düzenleyici ilkelere sahip olmayan kilisenin
ilkelerine de uygundur.

1789'da başlatılan ihtilâl ile, kralla
beraber en büyük destekçisi kilisenin toplum-devlet hayatından
tasfiye edilmesi sonucunu doğurdu ve yönetim burjuva sınıfının
çıkarlarına hizmet edecek şekilde lâikleştirildi.
Getirilen yeni rejim, anayasasını, servete dayalı
(sansiter) bir iktidar oluşturacak biçimde hazırlattı.
İhtilâlle Fransa'da değişen, sadece iktidar sahipleriydi.
Doğuştan getirilen soyluluk iktidarı
uzaklaştırılıp, mal ve servete dayalı bir
soyluluk iktidarı kuruldu. İhtilâlciler, ekonomik ve sınıfsal
imtiyazı olmayan halk yığınlarını açıkça
aldatarak, onları kralın ve soyluların köleliğinden
kurtarıp kendi köleliğine intisap ettirdiler. Bunlar
halkın siyasal fikirlerini serbestçe beyan etmelerini, kraldan daha
şiddetli bir şekilde engellemek için tedhiş ve terör
kanunları denilen kanunlar çıkarttılar. Bunun için Fransa
ihtilâli literatüründe bu kanunları uygulayan hükümete
"tedhiş hükümeti", din aleyhine yoğun ve
acımasız kovuşturmalar yapan Fransa lâikliğine de
"saldırgan lâiklik" (M. Toplamacıoğlu) dediler.
İhtilâl, eski rejimin tüm kalıntılarını kan dökmeye
doymayan bir tavırla kazımak yolunu tuttu.

Fransız ihtilâli, 1793 yılında tüm
kiliseleri kapattırıp, kendi politikasına uygun olarak
yeniden açtırdı. 10 Kasım 1793 tarihinde Notre-Dame
kilisesinde yapılan hürriyet şenliği açıkça
Hristiyanlık aleyhtarı bir mahiyet aldı. Chaumette, meclis
önünde, halkın bundan böyle tabiatın verdiği ilâhlardan
başka Tanrı da, papaz da istemediklerini söyledi (A. Aurald,
Fransa ihtilâlinin siyasi tarihi, Ankara,1987, II, 656). Fransa lâikliği,
böyle bir tutumla yoğun ateizm etkileri altında
kurumlaşmaya başladığının göstergesini
sergiledi. Birçok din adamı sadece papaz olma suçu ile yargılanarak
-giyotinle- idam edildi. 18 Mart 1793 günü Convention meclisi, sürgün
cezası alan papazların Cumhuriyet toprakları üzerinde
nerede rastlanırsa tevkif edilerek askerî bir jüri önünde yirmi
dört saat içinde yargılanıp hemen idam edilmelerini karara
bağladı. Hatta sürgünde iken vatanlarına geri dönen
papazlar, iki şahidin "bu sürgün cezası
almıştı" şeklindeki sözlü şahitliklerine
dayanılarak, o papazların derhal 18 Mart 1793 kanunu
kapsamına alınmasına karar veriliyordu.

Devrimciler, Fransa'da Yüksek Varlık dini
adında bir "Cumhuriyet Dini" kurma yolunu seçtiler. 1794te
Katolikliğin yerine geçmesini düşündükleri Yüksek Varlık
dinini kuran ve düzenleyen bir kararname çıkardılar. Bu din
Fransa'da Cumhuriyet Dini olarak kabul edilecek olan, aslında dünyanın
gidişatına karışmayan Cicero'nun, M. Aurelius'un ve
Voltaire'nin deizmi, yani Akıl Dini idi.

Fransa'da kurulan bu "Devlet Dini",
Cumhuriyet dininin iyi evlat, iyi baba ve iyi koca olmaktan ibaret
bulunduğunu; Cumhuriyetçiliğin bir fazilet
tamamlayıcısından başka bir şey -Türkiye'de de
"Cumhuriyet fazilettir" olmadığı sloganı
sınıf duvarlarını süslemektedir- olmadığını
ilan etti (A. Aurald, a.g.e., II. s. 740). Bu lâikleştirme
doğrultusunda Katolik dininden ne varsa imha edildi, yasaklandı.
Pazar günlerinin ibadet günü olması, Gregoryen takvimi, dini
eğitim, açıkta bir dini kisve ile gezme gibi bir toplumun
değerlerini yansıtan her şey Fransa lâikliği
doğrultusunda şiddetle yasaklandı. 1795 yılında
Convertion Meclisi katolik dinine kısmî bir özgürlük tanıyınca,
halk iş ve gücünü bırakıp kiliselere akın etti. Çıkarılan
kararnamede din-devlet. ayırımı açıkça korunmuş,
vatandaşların din hürriyeti sağlanmış, devletin
hiç bir din tutmayacağı, bunun için para harcamayacağı
kararlaştırılmıştı. Ayrıca herhangi bir
din adına açıkça yapılacak merasim ve bu merasime mahsus
olan süs ve kıyafetler yasaklanmıştır. Dinî merasim
ve toplantılar polis nezaretinde yapılacaktı (A. Aurald
a.g.e., II, 793,). Bu kararname tüm din adamlarının devlete
bağlılık yemini etme koşuluyla din adamı
olabileceğini de beyan etmiştir.

Napolyon iktidara geldikten sonra politik amaçlarla
1802 yılında papa ile konkordato imzalama yoluna gitti ve yeni
bir anayasa hazırlattı. Bu anayasa'da "Fransa'da çoğunluğun
dini katoliktir" şeklinde bir madde koydurarak ihtilâl lâikliğinden
geri adım attı. Bu adım bir Avrupa imparatorluğunu
elde etmeye yardımcı olacağı umuduyla Vatikan'da
Papa'nın siyasî desteğini elde etmeye yönelikti. Napolyon'un
konkordato rejimi 1905 Anayasasına kadar devam etti. 1905
yılında Papa (Vatika)'ın konkordato'ya dayanarak
Fransa'daki papazı istifaya zorlamaya kalkması, Fransa'nın
din-devlet ilişkisini yeniden gözden geçirmesine neden oldu. Bu doğrultuda
kabul edilen ilkeden birincisi; kamu düzenine aykırı olmamak
koşuluyla, Cumhuriyetin, din, vicdan ve tören özgürlüğünü
garanti etmesi; ikincisi ise, Cumhuriyetin hiç bir din tanımaması,
hiç bir dine yardım etmemesi ve bütçeden ödenek ayrılmamasıdır
(Mehmet Toplamacıoğlu, Din Sosyolojisi, a.g.e., s. 278). Bu
gelişmeler doğrultusunda Fransa'da lâiklik hem siyasal hem
hukukî açıdan din-devlet otoritesinin birbirinden
ayrılmasını sağlamış oldu. Zaten teorik
olarak Hristiyan inançlarının sadece vicdanî oluşu,
devletin bu ayırımda, dünya işlerini gerektirmesi
bakımından, aklî oluşu, lâikliğin ortaya çıkmasını
ve kabûlünü kolaylaştırmış oldu.

>>>>>


Konular