Şamil | Kategoriler | Konular

Kadın

KADIN

İnsanın dişisi. Erkeğin eşi.
Dişi'nin erişkin olanı.

İslâm'da erkekle kadın bir bütünün
parçalarıdır. Biri diğeri için vazgeçilmez hayat arkadaşıdır.
İbadet ve muamelelerde cinsiyet ayrılığından
doğan önemsiz bazı farklar dışında, dinî görev
ve sorumluluklarda kadın-erkek eşitliği esastır.
İslâm'ın gelişinden önce toplumda hak ettiği yeri
alamayan kadın, İslamiyet'le insana yakışır
haklara sahip olmuştur. Kadının durumundaki bu önemli değişikliği
bizzat Kur'ân-ı Kerîm getirmiş ve Hz. Peygamber bunu
tamamlamıştır.

Hz. Peygamber'e ilk inanan, başka bir deyimle ilk
müslüman olan Hz. Hatice'dir. İlk İslâm kadınları
Mekke ve Medine'de ağır ve büyük hizmetleri yüklenmekten kaçınmamışlar,
askerî ve siyasî işlerde erkeklere yardımcı olmuşlar,
hemşirelik mesleğini ilk defa kurarak, yaralı mücahidleri
tedavi etmek, su taşıyıp içirmek, yaralarını
sarmak ve hatta yaralıları Medine'ye kadar taşımak
gibi fedakârlıklarda bulunmuşlardır. Mücahidlerin yanında
onlara destek ve cesaret veren bu hanımların
kahramanlıkları hadis mecmualarında kaydedilmektedir.

Kadınlara karşı iyi davranmak,
tatlı ve yumuşak dille konuşmak, kaba ve sert hareket
etmemek Allah Rasûlünün ahlâkındandır. O şöyle buyurmuştur:
"Dikkat ediniz, sizin kadınlarınız üzerinde, kadınlarınızın
da sizin üzerinizde hakları vardır. Kadınların,
üzerinizde olan hakkı günün şartlarına göre onların
yiyecek ve giyeceklerini sağlamanızdır" (Tirmizî,
Sünen, V, 111; İbn Mâce, Sünen, l, 594, No: 1851). "Sizin en
hayırlınız kadınlarına karşı huyu en
iyi olanlarınızdır. Ben de aileme karşı en
hayırlı olanınızım" (Ahmed b. Hanbel, Müsned,
II, 472). "Kadınlarınız hakkında Allah'tan
korkunuz. Şüphesiz, onlar sizin yanınızda
yardımcılarınızdır. Onları Allah'ın emâneti
olarak aldınız ve cinsiyet uzuvlarınız Allah'ın
kelimesi ile helâl edindiniz" (Ebû Dâvud, Menâsik, 56; İbn Mâce,
menâsik, 84; Dârimî, menâsik, 34).

Hz. Peygamber evlenilecek bir kadında aranacak
vasıfları şöyle belirlemiştir: "Bir kadınla
dört özelliği için evlenilir; Malı, asaleti, güzelliği
ve dindarlığı. Sen dindar olanı tercih et" (Buhârî,
Nikâh, 15; Ebû Dâvud Nikâh, 2; Nesâî, Nikâh, 13; Ahmed b. Hanbel,
II, 428).

Ana-babaya itaat etmek, iyilik yapmak, şefkat ve
merhamet göstermek, tatlı ve yumuşak davranmak gibi hususlar
âyet ve hadislerle emir buyurulmuştur. Kur'ân-ı Kerîm'de
şöyle buyurulur: "Rabbin, yalnız kendisine kulluk etmenizi,
ana ve babaya iyilik etmeyi emir buyurmuştur. Eğer onlardan biri
veya her ikisi senin yanında ihtiyarlarsa, onlara öf bile deme,
onları azarlama, onlara güzel ve tatlı söz söyle. Onlara
merhametle tevazu kanatlarını indir. Onlar için, "Rabbim
onlar beni küçüklüğümde yetiştirirken nasıl merhametli
davrandılarsa, sen de onlara öylece merhamet eyle" diye dua
et" (İsrâ, 17/23, 24). Hz. Peygamber en çok kime saygı,
şefkat ve bağlılık göstermek gerektiğini soran
bir sahabiye "anana" diye cevap vermiştir. Bu soru üç
defa tekrar edilmiş, üçünde de aynı cevabı vermiş,
ondan sonra kime sorusuna ise, "babana" demişlerdir (Buhârî,
VII, 69). Anne müslüman olmasa bile, çocukları üzerindeki saygınlığını
korumaktadır.

Buna şu hadiseyi örnek gösterebiliriz. Hz. Ebû
Bekr'in kızı Esma'nın, babasından
boşanmış ve müşrik olarak kalmış annesi,
bir gün kızını görmeye gelmişti. Esma, Hz.
Peygamber'e, 'Müşrik olan annem' bana geldi. Onunla görüşeyim
mi?" dedi. Hz. Peygamber, "annenle görüş" buyurdu (Buhârî,
III, 142). Başka bir hadiste; "Cennet annelerin ayakları
altındadır" buyurulur (el-Aclûnî, Keşfu'l-Hafâ,
Kahire, 1351/1932, I, 335, No: 1078).

Bu duruma göre, İslâm'da anneliğin yeri,
değeri ve şerefi çok yüksektir. Ebeveyne itaatsizlik
şirkten sonra en büyük günah sayılmış, bunun
kapsamı sadece "Allah'a isyanda kula itaat yoktur" prensibi
ile sınırlandırılmıştır (Buhârî,
Ahkâm, 4; Müslim, İmâre, 39). Annelerin çocuklarına
karşı olan, şefkatinin ne derece büyük olduğunu göstermek
üzere, Hz. Peygamber, Hz. Süleyman devrinde cereyan eden bir olayı
şöyle anlatmıştır: İki kadının birer
oğlu vardı. Birisini kurt alıp götürdü. Bunun üzerine
her iki kadın birbirine "seninkini götürdü" dedi;
sonuçta, her ikisi meselenin çözümü için Hz. Dâvud'a başvurdular.
Hz. Dâvud, büyük kadının lehine hüküm verince, küçük kadın
memnun olmadı ve ihtilaflı meseleyi bir kere de Hz. Dâvud'un oğlu
Hz. Süleyman'a arz etmek için huzura çıktılar. Hz. Süleyman:
"Bana bir bıçak getirin ki çocuğu ikiye bölüp aralarında
taksim edeyim", deyince, küçük kadın dehşete
kapılıp, "aman yapma, Allah sana merhamet etsin, çocuk
onundur" dedi. Bunun üzerine Hz. Süleyman sağ kalan çocuğu
küçük kadına verdi (Buhârî, Sahih, IV, 136, 137).

Hz. Peygamber devrinde kadın sahabîler ilme
büyük katkıda bulunmuşlardır. Allah Rasûlü'nün kızı
Hz. Fatıma duygulu bir şâir olduğu gibi Hz. Peygamber'in
bazı hadislerini de rivâyet etmiştir (İbn Sa'd, Tabakât,
VIII, 19, 30). Hadis rivâyet eden kadın sahabilerin sayısı
çoktur.

Bazıları şunlardır: Ümmü Habibe
binti Ebu Süfyan, Ümmü Abd, Esmâ binti Ebu Bekr, Zeyneb binti Cahş,
Meymûne binti Hâris, Fâtıma binti Kays, Dürre binti Ebı
Leheb, Ümmü Haram binti Milhan vd. Bu son sahabi hanım
Kıbrıs'ta vefat etmiş olup. Larnaka civarında
medfundur. Kıbrıs müslümanlarınca türbesi bir ziyaret
yeridir (İbn Hayyât, et-Tabakât, Dimaşk 1968, II, 859, 884; M.
Tayyib Okiç, İslâmiyet'te Kadın Öğretimi, Ankara 1979,
s. 22, 23).

Hz. Peygamber kadınların eğitimine büyük
önem vermiştir. Kadınlar mescide geliyor, hadisleri
dinliyorlardı. Umumî toplantılara katılır ve bayram
namazlarında da hazır bulunurlardı. Hz. Peygamber bayram
hutbesini erkeklerin saflarına irad ettikten sonra,
kadınların saflarına geçer, onlara da talim ederdi. Ancak
hanımlar her zaman mescidde hazır bulunmadıkları için
bir sahabî kadın Hz. Peygamber'e gelerek; "Ya Rasûlüllah,
erkekler geliyor, senin sözünü dinliyorlar. Bizim için de bir gün
tahsis et. O günde gelelim, Allah'ın sana öğrettiklerini bize
öğret" dedi. Hz. Peygamber de onlara haftada bir gün ve yer
tahsis ederek orada toplanmalarını söyledi, belirlenen günde
onların eğitim ve öğretimleri ile meşgul oldu
(Muhammed Ebû Zehv, el-Hadîs ve'l Muhaddisûn, Mısır 1958, s.
55; Buhârî, Sahih, I, 36). İslâm özellikle Hz. Peygamber'in
ailelerine mahrem meseleleri tebliğ etme görevini yüklemişti.
Kur'ân-ı Kerîm'de şöyle buyurulur: "Evlerinizde okunup
duran Allah'ın ayetlerini ve hikmeti hatırlatın ve
nakledin" (el-Ahzâb, 33/34). Sahabe hanımlarının haya
ve utanması dini konuları sorup öğrenmelerine bir engel
değildi. Özellikle bir fikıh ve hadis âlimi olan Hz. Aişe'nin
(ö. 58/677) bu konuda sayısız hizmetleri olmuştur. O,
yalnız kadınların değil, sahâbe büyüklerinin bile
bir çok meselede başvurdukları kimse idi (Nevzat
Aşık, Sahabeye Hadis Rivayeti, İzmir 1981, s. 78, 79). Hz.
Aişe, verdiği hüküm ve fetvalar bir cilde ulaşan yedi
sahabe müctehidinden (Fukaha-i seb'a) birisidir (İbn Kayyim,
İ'lâm, I, 14 vd.). Urve b. Zübeyr (ö. 94/712) "Fıkıh
ilmini Hz. Aişe'den daha iyi bilen kimse görmedim" der
(el-Mekkî, Fethu'l Mübîn, s. 157). Ebû Mûsa el-Eş'ârî'de (ö.
44/664) şöyle demiştir: "Muhammed'in ashabının
bize sorduğu herhangi bir hadisin içinden çıkamadığımızda
onu Hz. Aişe'ye sorardık ve onun yanında sorulan hadise ait
muhakkak bir şeyler bulurduk". İbn Hazm (ö. 456/1064)
sahabe devrinde yetişen hanım fakih ve hukukçular olarak
şu isimleri zikretmektedir: Ümmü Seleme, Ümmü Habîbe, Hafsa
binti Ömer, Hz. Fâtıma, Fâtıma binti Kays, Esma binti Ebî
Bekr, Havlâ binti Tüveyt, Ümmü Şerîk, Sehle binti Süheyl,
Ümmü Eymen, Âtike binti Zeyd, Ümmü'd-Derdâ, Zeyneb binti Ümmü
Seleme ve Ümmü Yûsuf (İbn Hazm, Cevâmiu's-Sıre, s. 319,
323). İslâm tarihinde çeşitli alanlarda büyük hizmet ve
yararlılıklar göstermiş müslüman kadınların
sayısı az değildir. Tefsîr, Hadîş Fıkıh,
Tasavvuf, Şiir, Hüsnühat, güzel sanatlar, çeşitli hayır
işleri vb. İslâm kadınının ilgi alanları
olmuştur.

Sonuç olarak, İslâm kadınla erkek
arasında genel anlamda bir görev bölümü yapmış,
kadına evin iç işlerini, çocukların
yetiştirilmesini, ihtiyaç ve zaruret bulunduğunda da
dışarıda çalışma işini yükleyerek, onu
kocasının en yakın yardımcısı
kılmıştır. Koca, evin dışında
ağır işleri, eşinin ve çocuklarının yeme içme,
barınma ve giyim ihtiyaçlarını karşılama görevini
yüklenmiştir. Erkeğe, bu malî ve ekonomik
yükümlülüklerinin bir sonucu olarak mirasta, kıza göre fazla hak
vermiştir.

Kadın Sesi

Yüce Allah Adem'le Havva'yı yaratmış,
İnsan nesli onlardan ve onların zürriyetinden meydana gelmiştir.
Allah Adem'e eşya isimlerini öğretmiş, ilk insanlar bu
kelimelerle anlaşmaya başlamıştır. Kadın da
toplumun bir bireyi olarak, hem cinsleriyle ve gerektiğinde
karşı cinsle kelimeleri seslendirerek konuşmuştur. Günlük
hayatın gereği olan normal görüşme ve konuşmalarda,
kadın sesinin yabancı erkeklere meşrû olmadığını
öne süren hiç bir bilgin yoktur. Kur'ân-ı Kerîm'de kadınların
yabancı erkekle konuşmalarının örnekleri çoktur.

Musa (a.s) Mısır'ı terkedip Medyen'e
varınca bir su başında koyunlarını sulamak için
sıra bekleyen iki hanım kız gördü. Yardıma ihtiyaçlarının
olup olmadığını sordu. Bundan sonrasını Kur'ân-ı
Kerîm'den izleyelim: "Onlar şöyle dedi: Çobanlar sulayıp
çekilmeden biz sulayamayız. Babamız oldukça yaşlı
bir adamdır. Bunun üzerine Musa, onların hayvanlarını
sulayıverdi. Sonra gölgeye çekildi. "Rabbim, göndereceğin
hayra ve rızka çok muhtacım" dedi. O sırada
hanımlardan biri utana utana yürüyerek Musa'ya geldi. "Babam
hayvanlarımızı sulama ücretini vermek için seni çağırıyor"
dedi" (el-Kasas, 28/23, 25).

Hz. Peygamber'in gerektiğinde genç veya yaşlı
hanımlarla konuştuğuna dair pek çok örnek vardır. Ebû
Said el-Hudrî (r.a) şöyle anlatır:

"Bir kadın Allah Rasûlüne gelerek dedi ki:
Her zaman mescide çıkarak sözlerinizi dinleyemiyoruz. Bize bir gün
tayin et de o gün gelelim, sen de Allah'ın sana öğrettiğini
bize öğret". Hz. Peygamber bu teklifi uygun bulmuş ve
hanımlara ders vermiştir (Buhârî, Sahîh, I, 34, VIII, 149; M.
Tayyib Okiç, İslâmiyet'te Kadın Öğretimi, Ankara 1979,
s. 25). Diğer yandan Hz. Peygamberin hanımları, özellikle
Hz. Aişe ashab-ı kiramın fetva için başvurdukları
bir merci idi. O, onların sorularını sözlü olarak cevaplıyordu.
Hz. Ömer, hilâfeti zamanında bir cuma hutbesinde evliliklerin
kolaylaştırılmasını ve mehrin
azaltılmasını tavsiye edince cemaat arasında bulunan
Kureyşli bir kadın ayağa kalkarak bir âyetle (Nisâ, 4/20)
cevap vermiş, halîfe onu haklı bularak sözünde ısrar
etmemiştir (İbn Sa'd, Tabakât, VIII, 58, 81; İbn Kudâme,
el-Muğnî, VII, 210 vd.).

Bu duruma göre, kadınların normal ihtiyaç
ve muameleler yüzünden erkeklerle sesli konuşmasının caiz
olduğunda şüphe yoktur. Alimler arasında
tartışılan ise, sevinçli gün ve zamanlarda
şarkı, türkü vb. ni söylemeleridir. Bunlardan sözleri ve
söyleniş biçimi müstehcen ve tahrik edici olmayan bazı
şarkıları Allah Rasûlünün ve bazı sahabelerin müsamaha
ile karşıladıkları bilinmektedir. Örnek verecek
olursak; Hz. Âişe'den şöyle dediği nakledilmiştir:
"Bir kere Rasûlullah (s.a.s) yanıma gelmişti. Yanımda
Buas (olayıyla ilgili olarak söylenmiş kahramanlık
şiirlerini def çalarak) terennüm ederek çalan iki cariye
bulunuyordu. Rasûlüllah (s.a.s) yatağına yatıp yüzünü
öbür tarafa çevirdi, sonra Hz. Ebû Bekr içeri girdi. Bu ne hal,
Rasûlüllah'ın huzurunda şeytanın mizmârı (yani
şeytanın düdüğü ve sesi) ne arıyor? diye beni
azarladı.

Bunun üzerine Rasûlüllah ona dönüp: "Bırak
onları, her milletin bir bayramı vardır, bu da bizim
bayramımızdır" buyurdu. Babam başka şeyle
meşgul olunca câriyelere işaret ettim, dışarı çıktılar"
(Buhârî, II, s. 3; Müslim, II, s. 605; Nesaî, III, s. 59).

İbn Abbas der ki; Hz. Aişe,
yakınlarından birisini bir Medineli müslümanla evlendirdi. Hz.
Peygamber geldi ve; "Kız gönderdiniz mi" dedi. Hz. Aişe;
"Evet" dedi. "Beraberinde şarkıcı gönderdiniz
mi?" sorusuna, "Hayır" cevabını alınca,
Allah Rasûlü şöyle buyurdu: "Medineliler eğlenceden
hoşlanır. Beraberinde; "Size geldik, size geldik..."
diyerek bir şarkıcı gönderseydiniz... " (Buhâri,
Nikâh, IV, s. 140; Ahmed b. Hanbel, Müsned, I, 391).

Hanımlar arasında bile olsa bir
şarkının şu özellikleri taşıması
gerekir:

1) Şarkının konusu ve sözleri İslâm
ahlâk ve âdâbına aykırı bulunmamalıdır. Meselâ,
içkiyi öven, onu içmeyi teşvik eden şarkı meşrû
sayılmaz.

2) Şarkıcının giyim şekli jest
ve mimikleriyle şehveti tahrik etmemesi gerekir.

3) Meşrû eğlenti, ibadetten
alıkoymamalı ve zaman israfına yol açmamalıdır.

4) Şarkı, türkü, dinleyenin şehvetini
coşturuyor, fitneye doğru sürüklüyor ve hayvanî duygularını
güçlendiriyorsa kendini bundan kurtarması gerekir.

5) Şarkı, türkü beraberinde içki, kumar,
zina gibi haramları getiriyorsa, müslümanın bu gibi ses ve
yerlerden uzak durması gerekir. İslâm kötülüğe giden
yolu kapama (sedd-i zerâyi') prensibini esas almıştır.

İşte kendisine karşı
uyardığı şarkılar beraberinde kötülük olan ve
kötülüğe götüren şarkılardır (İbn Mâce,
Fiten, 22; Ahmed b. Hanbel, Müsned, V, 342; Yusuf el-Kardâvî, el-Helâl
ve'l-Harâm fî'l-İslâm, trc. Mustafa Varlı, Ankara 1970,
ş 321, 322; Süleyman Uludağ, İslâm Açısından
Musikî ve semâ, İstanbul 1976, s. 37, 88; İbn Âbidin,
Reddü'l-Muhtâr, trc. A. Davudoğlu, İstanbul 1985, I, 48, V,
259, VIII, 294, IX, 207, XII, 507, 508, 516, XIV, 140, 571).

Hamdi DÖNDÜREN

Kadına Bakmak

İslâm dini kadınlara bakma konusunda
birtakım ölçüler ortaya koymuştur. İslâm'ın ana
kaynağı Kur'ân-ı Kerim, toplumlarda çıkabilecek
fitnenin yolunu kesmek, sosyal düzeni sarsıcı hareketlere engel
olmak için pek çok konuda genel kurallara yer vermiştir. Toplumu
oluşturan fertlerin, genellikle kadın ve erkeklerden müteşekkil
olduğu düşünülürse, bu konuda da İslâm'ın
bağlayıcı hükümler getirmesi tabiîdir. Öncelikle
İslâm dini, sağlıklı ve temiz bir toplumu meydana
getirmek için, iki cins arasında yaradılıştan
kaynaklanan arzuların kontrol edilmesini ve yerli yerinde
kullanılmasını öngörür. Bu konuyla ilgili olarak Kur'an-ı
Kerim'in Nur sûresinde, önce erkeklere, hemen akabinde de kadınlara
bazı önemli uyarılarda bulunulmuştur. "Mü'min
erkeklere söyle; gözlerini bakılması yasak olandan
çevirsinler ve mahrem yerlerini korusunlar. Bu kendileri için daha
temizdir. Allah yaptıklarınızdan şüphesiz haberdârdır.
Mü'min kadınlara da söyle; gözlerini yasak olandan çevirsinler,
iffetlerini korusunlar, süslerini, kendiliğinden görüneni
müstesnâ, açmasınlar. Başörtülerini yakalarının
üzerine salsınlar. Süslerini, kocaları veya babaları ve
kayınpederleri veya oğulları veya kocalarının
oğulları veya kardeşleri veya erkek kardeşlerinin
oğulları veya kızkardeşlerinin oğulları veya
kadınları veya câriyeleri veya erkekliği
kalmamış hizmetçiler ya da kadınların mahrem
yerlerini henüz anlamayan çocuklardan başkasına göstermesinler.
Gizledikleri süslerin bilinmesi için ayaklarını yere
vurmasınlar. Ey mü'minler! Saadete ermeniz için hepiniz tevbe
ederek Allah'ın hükmüne dönün" (en-Nûr, 24/30-31).

Bu iki âyet, özellikle mü'min erkek ve kadınların,
gözlerini yasak olandan çevirmelerini isterken ayrıca
kadınların belirtilen onüç sınıf insan
dışında giyimlerine dikkat etmelerini zorunlu
kılmaktadır. Böylece çıplaklığın yol açacağı
tehlikeler, daha başlangıçta etkisiz hâle getirilmiş
olmaktadır. Bunları zikrettikten sonra, kadına bakma
konusunda ortaya konan hükümleri anlatabiliriz:

Bir müslümanın şehvetle bakabileceği
kadın sadece kendi hanımıdır. Hanımı
dışında hiçbir kadına şehvet nazarıyla
bakması câiz değildir. Şehvetle bakmada ölçü, bir kadına
devamlı bakmaktır. Bir insanın çarşı pazarda yürürken
hiçbir kadını görmeden, yolda gözü kapalı veya
başı eğik bir şekilde yürümesi mümkün değildir.
Karşısındakini görecek, ancak bir hanım ise sürekli
gözleri onda olmayacak; yoksa bakışı devam ettirmek yasak
sınırına girmiş olmak demektir. Bu konuda Hz.
Peygamber (s.a.s.)'ın Hz. Ali'ye ikazı şöyledir:
"Ali! Arka arkaya bakma; birinci bakış hakkın ise de,
ikinci bakma hakkın yoktur" (Tirmizî, Edeb, 28).

Hanefi mezhebine göre, kadının yabancı
erkekler karşısında avret yeri (yani açılması, gösterilmesi
ve bakılması yasak olan yer), yüzü, elleri ve -bir rivâyete
göre de- ayakları müstesnâ olmak üzere bütün bedenidir.

Kadının avret yerlerine şehvetli veya
şehvetsiz bakmak haram olup kadınların da bunları
kapamamaları haramdır. Avret yerleri, ancak kimsenin görmediği
yerde (tuvalet ve banyoda) ve eşlerin cinsî münasebeti esnasında
açılabilir. Yine bazı durumlarda, zarûret miktarını
aşmamak üzere doktor, ebe, hâkim vb. karşısında da açabilir.
Ayrıca evlenecek kimse, kızın yüzüne -şehvetle de
olsa- bakabilir. (bk. Hayreddin Karaman, Günlük Hayatımızda
Haramlar Helâller, İstanbul 1981, s. 84).

Müslüman bir erkeğin, mahrem (nikâhı
haram) olmayan kadınların avret yerleri hariç, ellerine ve
yüzüne bakması câizdir. Bir müslümanın evine akraba olmayan
dost ve arkadaşları gelebilir. Ayrıca bazı sebepler yüzünden
kadınların erkeklerle beraber oturması ve evin
kızı veya kadınının misafirlere hizmet vermesi
gerekebilir. Bu durumlarda erkeğin kadını görmesi kaçınılmazdır.
Ancak bu hususta en önemli şart, kadının tesettüre
(örtünmeye) riâyet etmesidir. Bu konuyla ilgili olarak hadis kitaplarında
şöyle bir olay anlatılmaktadır:

"Ashab-ı kirâmdan Ebu Üseyd evlenirken
zifaf gecesi, Peygamber Efendimizi ve dostlarını davet
etmiş; fakat onlar için bir yemek hazırlayamamış ve
bir şey de ikram edememişti. Ancak eşi, geceden bir
taş kabın içinde hurma ıslatmış ve bunu ezip
sulandırıp şerbet yapmış ve misafirlere bizzat
kendisi ikram etmişti" (Buhârî, Nikâh, 77).

Bu olayda sahabinin eşi tesettüre riâyet ederek,
akrabası olmadığı halde eşinin dost ve
arkadaşlarına ikram için yanlarına çıkmıştır.
Zaten İslâm dini kadın-erkek ilişkilerine sınır
koymakla birlikte, kadınların ilim öğrenmek,
alış-veriş yapmak, düğün ve ibadet gibi meşrû
sebeplerle evlerinden dışarı çıkılmasına
izin vermiştir. Ancak tesettüre riayet şartı
getirilmiştir (Bu konuyla ilgili ayrıca şu hadislere bk.
Buhârı, Nikâh, 115; Cuma, 13; Muslirn, Salât, 136).

Kadının Yolculuğu

Yolculuk yapmak müslüman için mübah bir olaydır.
Kadınlar da seyahat edebilirler. Yalnız kadının uzak
yerlere yolculuk edebilmesi için yanında bir mahreminin
bulunması hadiste şart koşulmuştur. Peygamberimiz,
"Hiç bir erkek (yanında mahremi olmayan) bir kadınla
sakın yalnız bulunmasın. Hiçbir kadın da kendisiyle
beraber bir mahremi (nikâh düşmez akrabası)
bulunmaksızın sakın yolculuk etmesin,"
buyurmuştur. Rasûlüllah'ın bu nehyi üzerine (Ashab'dan) bir
kişi ayağa kalkarak, "Yâ Rasûlüllah, ben şöyle
şöyle bir gazaya yazılmıştım; halbuki karım
haccetmek üzere yola çıkmıştır (ne buyurulur?) diye
sordu. Rasûlüllah, "Haydi sen de git, karınla beraber
haccet", (Buhârî, Nikâh, 111). buyurdu.

Bundan başka Peygamberin, yanında mahremi
bulunmadan bir günlük, iki ve üç günlük mesafelere kadının
gidemeyeceğini bildiren hadisleri vardır (Müslim, Hac,
413-424).

Yukarıdaki hadisten birinci derecede elde edilen hüküm,
fesada vesile olabileceğinden, aralarında nikâh caiz olan bir
kadınla bir erkeğin yalnız olarak bir arada
bulunmalarının kötü sonuçlarını önlemek için
yasaklanmış olmasıdır. İkinci olarak da
kadının yanında mahremi bulunmadan yolculuk
yapmasının yasak olmasıdır (Tecrid¡ Sarih Tercümesi,
VIIl, 382).

Mahremden maksad, kadının kocası veya
kendisine nikâhı ebediyyen haram olan yakınlarıdır.
Başka bir deyişle neseb (kan bağı), nikâh veya süt
akrabalığı dolayısıyla evlenmesi caiz olmayan
kimsedir.

Hanefî ile Hanbelî mezhepleri, yanında mahremi
bulunmayan genç veya ihtiyar bir kadının, kendisi ile Mekke
arasında üç konaklık mesafe bulunduğu zaman, üzerine hac
vacip olmaz. Yani hac yolculuğu yapamaz demişlerdir. Malikî ile
Şâfiî ise yanında birkaç tane güvenilir hanım
bulunduğu takdirde mahremi olması da kadın hacca gider görüşünü
savunurlar (Mezâhibü'l Erbaa, I, 633; Bidayetü'l Müctehid, I, 322).

İmam Şâfiî ile İmam Malik bu konuda
yol emniyeti var ise veya üç beş güvenilir kadın bir arada
bulunurlarsa hac edebilirler derken Hz. Ömer'in tertib ettiği son
haccı delil getirirler. Bu hacda Peygamberin hanımlarından
bazıları, Hz. Ömer'den izin alarak, yanlarında mahremleri
olmadığı halde hacca gitmişlerdir (Mekke'den Medine'ye
gitmişlerdir) (Fıkhü's Sünne, I, 635).

Netice olarak kadın iffet ve namusuna leke
gelebilecek herhangi bir yolculuğa çıkamaz, yanında
kendisinin can, mal ve namus güvenliğini sağlayacak birilerinin
bulunması gerekir.

Mefail HIZLI

Ailede Kadın

İslâm, yaratılış itibarıyla
kadın ve erkeğin eşit olarak
yaratıldığını bildirir "Ey insanlar;
Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık..."
(el-Hucurat, 49/13). Yine İslâm dini kadın ve erkek
arasında bir ayrımın sözkonusu olmadığını,
doğum, ölüm ve daha sonraki hayatlarında bu iki cinsin
birbirinden üstün bir tarafı olmadığını beyan
eder. Çünkü insan Allah huzuruna yardımcısız, tek
başına çıkarak, hesabını kendisi verecektir
(Meryem, 19/93). İman sahibi, salih amel işleyerek Allah
yolundan ayrılmayan kadınların durumu Kur'an'da
"ahirette ebedî bir hayat sürüp Cennete gidecek kişiler"
arasında zikredilir (en-Nahl, 16/97).

Kadınla erkek arasındaki farklılık
uzviyetten ileri gelmekte ve kadınların zayıf, hassas
varlıklar olduğu belirtilmektedir. Bunun için fert ve toplum
hayatında bu iki cinsin fonksiyonlarında farklılıklar
görülmekte ve bunda da kadının korunduğu ortaya çıkmaktadır.
İslâm dini cahiliyyet hayatı inançlarında olduğu
gibi kadını ne aşağılara itmiş ne de
maderşahi (ailede kadının hâkimiyetinin geçerliliği)
bir modelle aile yaşantısının sürdürmüştür.
O, öyle bir aile modeli çizmiştir ki, bu ailede bütün aile
fertlerinin ayrı ayrı görevleri bulunmakta ve bu görevlerinde
kesinlikle biribirlerine karşı haksızlık görülmemektedir.
İslâm düzeni aile hayatına getirdiği yenilikle adalette
çığır açacak nitelikte bir modeli benimseyerek erkeğe
ve kadına aile içerisinde baskı unsuru olabilecek ailenin
zararına tüm davranışları ortadan
kaldırmıştır.

İslâm aile reisi olarak bu görevi erkeğe
vermiştir. "Erkekler kadınlar üzerinde hâkimdirler
(ailenin reisidirler). Bu sebepledir ki Allah bazılarını
(erkekleri) bazılarınızdan (kadınlardan) üstün kılmıştır.
Bir de (erkekler onlara) mallarından infak etmektedirler..."
(en-Nisâ, 4/34). Yine Allahu Teâla başka bir âyette
"...(Erkeklerin kadınlar) üzerindeki (hakları) gibi
kadınların da erkeklerin) ma'ruf şekilde lehlerine de
(hakları) vardır. Erkeklerin ise kadınların üzerinde
bir dereceleri vardır. Allah, aziz (mutlak galib)dir, hakîm (gerçek
hüküm ve hikmet sahibi)dir" (el-Bakara, 2/28) buyurarak aile reisliği
görevini erkeğe vermiştir. Erkeğin aile reisliğinde,
ailenin ihtiyaçlarını karşılamak ve aileyi her türlü
dış tesirlerden koruma görevi de sözkonusu olduğu için
ona büyük sorumluluk düşer. Buna karşılık erkek
aile içerisinde kadının şahsi malına
karışamadığı gibi ona bazı yükümlülükler
yükleyemez. Hatta kadın çocuğa bakmak istemezse
kocasından bir bakıcı bile isteyebilir ve ev işlerini
yapmayabilir. Ama buna rağmen bu tür ev ile ilgili iş ve
sorumluluklar kadının takvasının göstergesi olduğundan
Peygamberimiz (s.a.s) tarafından teşvik edilmiştir.
Kadın erkeğin meşru dairedeki emirlerine itaat etmekle mükellef
tutulmuştur (Ebu Davud, Nikâh, 40).

İslâm aile hayatının devamı
karşılıklı hakların korunmasıyla mümkündür.
"Sizin kadınlar üzerinde haklarınız,
kadınlarınızın da sizin üzerinizde hakları
vardır" (Tirmizi, Radâ', 11). Karşılıklı
haklarda kadının teslimiyeti ve itaatinden maksat ise
kocasına karşı vazifelerini meşru dairelerde yerine
getirmesidir.

Kadın'ın Koca Üzerinizdeki Hakları

Erkek ailenin geçimini sağlamakla görevli olduğu
için kadının maddi ihtiyaçlarını
karşılamak ve bunu da İslâm dairesi içerisinde gerçekleştirmek
zorundadır (en-Nisa, 4/34). Erkek kadınla iyi geçinmek ve onun
haklarını korumakla yükümlüdür "...Onlarla
(zevcelerinizle) iyi geçinin. Şayet onlardan
hoşlanmadınızsa (sabredin). Olur ki bir şey
hoşunuza gitmez de Allah (ü Teâlâ) onda bir çok hayır takdir
etmiş bulunur. (Olur ki Allah size onlardan hayırlı evlâd
ihsan eder, yahud, aranızda muhabbet oluverir)" (en-Nisâ, 4/1
9).

İslâm, her şeyden önce erkeğe
verilmiş olan aileyi yönetmek ve reislik yetkisini kötüye
kullanmayı yasaklar. Bundaki amaç aile düzeninin korunmasıdır.
Bu bakımdan erkeğin bu şekilde bir imtiyazı kadın
üzerinde zulümkâr bir şekilde kullanması caiz değildir.
Ancak böyle bir ilişki sonucu kadın ve erkek arasındaki
ilişkiler normal seyrinde gidebilir.

İslâm, kadının sosyal ilişkiler yönünden
yeteneklerini ve yeterliliğini, mümkün olan azami düzeyde meşru
daireler içerisinde kullanmasına izin verir. Yine bu sosyal
çerçevede en güzel şekilde müslümanlara yardımcı
olması için çalışma ve faaliyetleri yerine getirme, ilim
öğrenme özgürlüğünü verir (Buhârî, İlim,
36;İbrahim Cemal, Müslüman Kadının Fıkıh
Kitabı, terc. Beşir Eryarsoy, İstanbul 1987, s. 483 vd.).

"Kadın eğe kemiği gibidir.
Eğer onu doğrultmaya kalkarsan kırılır. Mutlu
olmak istersen o eğrilikle birlikte kabul et" (Buhârî, Nikâh,
79). "Sizin en hayırlınız hanımına
karşı en iyi olandır" (Tirmizi, Radâ, 11; İbn
Mace, Nikâh, 50). Bu hadislerden Peygamberimizin kadınlar konusunda
müslümanları sürekli uyardığı ve onlarla iyi geçinmeyi
tavsiye ettiğini öğreniyoruz. Kadın dövülmez, nasihat
edilir. Yalnız kadın âsî olur erkeğini İslâmî
ölçülerde dinlemezse ve mahrem olmayan kimselerle oturup kalkar ve erkeğin
malını savurganlıkla harcar, aile sırlarını
dışarı çıkarırsa önce uyarıda bulunulur,
bunun şiddeti biraz arttırılır ancak yine fayda
sağlamıyorsa duruma göre korkutmak için biraz dövülebilir
(en-Nisa, 4/34). Ancak bu da fayda vermiyorsa dövülmemelidir.

Kocanın Kadın Üzerindeki Hakları

"Erkekler kadınlar üzerinde yönetici
(kavvâm) dırlar. Çünkü Allah kimini kiminden üstün kılmıştır
ve çünkü erkekler (kadınlara) mallarından
harcamaktadırlar" (en-Nisa, 4/34). "İyi kadınlar;
gönülden boyun eğenler ve Allah'ın korunmasını
emrettiğini kocasının bulunmadığı zamanlarda
koruyanlardır... " (en-Nisa, 4/34).

Kadınlar kocalarına karşı itaatli
ve saygılı olmalıdırlar ki koca da aile içerisinde
gereği gibi vazifelerini yapabilsin. Kadın meşru
şartlarda kocasına itaat etmekle mükelleftir. Ayrıca
yaptığı ev işleri ve çocuk yetiştirme ise
kadının takvasını artıran hususlardır.
Çünkü İslâm böyle bir sorumluluğu kadına şart
koşmamış, teşvik ederek Allah'ın
rızasını kazanacaklarını bildirmiştir.

Erkekler kadınlardan, kadınlarda bulunmayan
bazı doğal nitelik ve güçlere sahip oldukları için
üstündürler. Yoksa bu onların şeref ve fazîlet bakımından
üstün oldukları anlamına gelmez (Mevdûdî, Tefhimu'l Kur'an,
I, İstanbul 1986, s. 317, 318). "Kadın beş vakit
namazını kılar, yılda bir ay orucunu tutar,
ırzını korur ve kocasına itaat ederse cennet
kapıları ona açıktır" (Buhârî, Miskat, II,
202). Yalnız buradaki itaat Allah'ın emirleri çerçevesinde
olacağından kocanın bunu hiçe sayması durumunda
kadının kocasına karşı itaatı gerekmez.
Çünkü Allah'a itaat, kocaya itaatten önce gelir.

Ailede karı-koca arasında
karşılıklı tatmin gerekli olan bir ihtiyaç olduğundan
her iki tarafın bunu gözardı etmesi doğru değildir.
Normal hallerde kadın kocasının bu durumunu bilmeli ve ona
karşı saygılı olmalıdır. İslâm yaradılış
bakımından kadın ve erkeğin eşit olduğunu
savunur. Erkek-kadın eşitliğinde dünyaya ait cezalarda da
fark bulunmaz. Kadına karşı işlenen suçlarla, erkeğe
karşı işlenen suçların cezası aynıdır.
Mirasta kadının erkeğin yarısı kadar hisse
alması kadını küçültücü bir hareket olmadığı
gibi eşitsizlik de değildir. İslâm'ın kadına
bakışı ve erkeğin onun işlerini çekip
çevirmekle yükümlü oluşu, evliliğinden önce gerekli
harcamaları yapma görevini kadının velisine vermiş
olması, evliliğinden sonra ise bu harcamaları kocasına
yüklemiş olduğu hususu bilindiğinde, Allah'ın bu
konuda ne gibi bir hikmet murad ettiği açıkça anlaşılır.

Kadın, almış olduğu mirastan
erkeğe sadece gönül rızası ile olanın
dışında hiç bir şey harcamamakta serbesttir. Buna
karşılık erkek, her durumda harcamak görevi ile
yükümlüdür. Böylelikle kadın miras almakla birlikte ona el de sürmeyebilmektedir
(İbrahim Cemal, a.g.e. s. 485).

Allahu Teâlâ kadını evin sahibesi olarak
yaratmıştır. Erkek ailenin geçimini sağlamak, mal
kazanmakla görevli olduğu gibi, kadın da bu malları evin
işlerini gereken şekilde yürütmek üzere harcamakla
yükümlüdür. Çünkü kadın, kocasının evinin çobanıdır.
Bunun dışında İslâm, evin dışında
kalan görevlerin hiçbirinde kadını yükümlü tutmaz. Kur'an
"Ve evlerinizde oturunuz" (el-Ahzâb, 33/33) âyetiyle kadını
evinde oturmaya teşvik etmiştir. Ancak bazı hallerde
kadının evin dışına çıkması
gerekebilir. Meselâ; kadının işlerini görüp gözetecek
erkeğin bulunmaması, yahut ailenin içinde bulunduğu
sıkıntılar dolayısıyla evin
dışında çalışmak zorunda kalması,
erkeğin geçim sıkıntısı içerisinde bulunması,
hasta olması, geçimi sağlamaktan âciz olması bu türden
şart ve durumlarla karşı karşıya
kalınması halinde İslâm hukukunda bir genişlik ve bir
çıkar yol sözkonusudur. "Allah, siz kadınlara ihtiyaçlarınız
için dışarı çıkmanıza izin vermiştir. (Buhârî-Müslim).
Ancak bütün bunlara karşın içinde bulunduğumuz
koşullarda ne kadar İslâmî ölçülere uyarsa uysun müslüman
bir kadın çarşıda-sokakta, iş hayatında kötülerin
gözünden kendini koruyamamaktadır. O bakımdan geçimi zor
şartlar içerisinde olsa da kadınlar sokaklardan uzak
olmalıdır.

İslâm kadına evinde görev vererek, çalışma
problemini ortadan kaldırmaktadır. İslâm, harem ve
selâmda ihanete uğrayan insan ruhunu aynı anda
kurtaracaktır. (Seyyid Kutub, İslâm Kapitalizm Çatışması,
İstanbul 1988, s. 129; Ayrıca bk. Said Havva, İslâm, terc.
Said Şimşek, Ankara ts., s. 197 vd; İbrahim Cemal, a.g.e.
s. 481 vd; Mustafa Sibai, Kadının Yeri, İstanbul 1988, s.
57 vd.; Abdullah Nasuh Ulvan, İslâmda Aile Eğitimi, I, s. 221
vd.; Ömer Ferruh, İslâm Aile Hukuku terc. Yusuf Ziya Kavakcı,
İstanbul 1976, s. 228 vd; Hz. Peygamber ve Aile Hayatı,
Komisyon, İstanbul 1989, s. 171 vd.; M. Ali Haşimi, Kur'an ve Sünnette
Müslüman Şahsiyeti, terc. Resul Tosun, İstanbul 1988, s. 63
vd.).

Naci YENGİN

>>>>>


Konular