Şamil | Kategoriler | Konular

Zaman aşımı

ZAMAN AŞIMI

Sürenin geçmesi, belli sürenin geçmesiyle bazı
hakların kazanılmasını veya kaybedilmesini ifade eden
bir fıkıh terimi. Arapça "murûru'z-zamân" veya
"tekâdümü'z-zamân" tamamlamalarının
karşılığı olarak kullanılır.

insanların bir takım hakları elde etmesi
veya sahip olduğu bazı hakları kaybetmesi zaman süreci
içinde ortaya çıkar.

Çoğunluk müctehitlere göre süre aşımı
bir mülk sebebi olarak kabul edilmemiştir. Eşyada asıl
olan mübahlıktır. Sahipsiz olan ve toplumca da sahipli
sayılmayan şeylerin mülk edinilmesinde herkes eşit hakka
sahip olur. Meselâ; ihtiyaç sırasında yararlanılmak
üzere suyun kaba alınması, av hayvanının
yakalanması, mübah olan ot veya odunların kesilip
toplanması bunlar üzerinde mülkiyet hakkı doğurur. Bu el
koymaya "hiyâzet" veya "ihrâz * " denir. Bir
hadiste; su, ateş ve otların insanlar arasında ortak
olduğu belirtilmiştir (Ebû Dâvud, Büyû', 60; İbn Mâce,
Ruhn,16; Ahmed b. Hanbel, V, 364). Buradaki ihrâza "zilyedlik *
" diyebiliriz.

Ancak toprak mülkiyetinde meşru zilyedliğe
"ihya * " şartı da eklenmektedir. Hz. Peygamber şöyle
buyurmuştur: "Henüz hiç kimsenin eline geçmemiş olan
Şey, onu ilk eline geçirene ait olur" (Ebû Dâvud, İmâre,
36). Bu hadisi duyan sahabilerin işgal etmek istedikleri arazilere
dağılıp adımladıkları ve işaretler
koydukları nakledilir. Mücerred işgalin yeterli
olmadığı, ayrıca toprağı ihya etmenin de
gerekli bulunduğu hadiste şöyle belirlenir: "Kim ölü bir
toprağı ihya ederse bu toprak onun olur. Haksız verilen
emek için bir hak yoktur" (Buharî, Hars, 15; Ebû Dâvud, İmâre,
37; Tirmizî, Ahkâm, 38; Mâlik, Muvatta, Akdiye, 26, 27; Dârimî,
Büyû', 65).

Diğer yandan ölü ve sahipsiz toprağı
çeviren kimse yıllarca işletmeksizin bekletme hakkına
sahip midir? Böyle bir hak tanındığı takdirde kolay
ve masrafsız bir yolla geniş toprak parçalarını belli
kişiler çevirir ve başkalarının
yararlanmasını da engelleyebilirdi. Halbuki toprak işgaline
ve ihyasına izin verilmesi bu toprakların üretime sokulması
amacına yöneliktir. Bu yüzden çevrilen, fakat üretime sokulamadan
elde tutulabilecek süre hadiste üç yılla
sınırlandırılmıştır: "Âd'tan
kalanlar Allah'ın, Rasûlunun ve sonra sizindir. Kim ölü bir
araziyi ihya ederse ona sahip olur. Çeviren üç yıl içinde ihya
etmemişse, bundan sonra bir hakkı kalmaz" (Ebu Yûsuf,
Kitâbü'l-Harâc, Kahire 1396, 70). Hz. Ömer'in uygulaması da bu
şekilde olmuştur. O şöyle demiştir: "Ölü
araziyi kim ihya ederse onun olur. Çeviren üç yıl içinde ihya
etmezse, çevirdiği arazi üzerinde bir hakkı kalmaz" (Ebû
Yûsuf, a.g.e., 71). Bu duruma göre sahipsiz bir araziyi çevirmek üç yıl
süreyle burasını mülk olarak edinmede öncelik hakkı
vermektedir. Üç yıl içinde ihya gerçekleşmezse bu öncelik
hakkı düşmektedir. Burada meydana gelen bir mülkiyet hakkının
düşmesinden çok mülkiyeti elde etmede sahip olduğu öncelik
hakkının düşmesi söz konusu olmaktadır.

Sürenin geçmesiyle hakların
kazanılması veya kaybedilmesi temelde adalete ve
yaratılışa aykırı düşer. Buna bir malı
gasp veya hırsızlık yoluyla ele geçiren kimsenin durumunu
örnek verebiliriz. Eğer bu kimse meselâ; yakalanmadan veya dava
edilmeden on yıl geçince bir mala mâlik sayılsa bu bir zulüm
olurdu.

Diğer yandan İmanı Mâlik'e göre kendi
mezhebinde sonrakilerin görüşüne muhalif olarak bir malı
"ihrâr" hâlinde mülkiyet hakkı elde edildiği gibi,
başkanın bunu ihrâzı hâlinde belli bir süre geçince
önceki mâlikin hakkının düşeceği görüşünü
benimsemiştir. Mâlik b. Enes (ö. 179/795) bu konuda Said b.
el-Müseyyeb (ö. 93/711)'ten mürsel* olarak nakledilen şu hadise
dayanır: "Kim bir Seve nizasız ve fâsılasız
(hasmı aleyhine) on yıl süreyle zilyed olursa, bu Şeye
ondan daha fazla hak sahibi olur" (el-Mâlik, el-Müdevvene, Mısır
1323,' 1905, XIII, 23).

Zaman Aşımının Davalara Etkisi

Bir takım hak ve alacakların mahkeme yoluyla
istenebilmesi süresiz olarak mümkün kılınırsa; hâkimin
görev yapma süresi, delillerin yok olması, şahitlerin
unutkanlıkları, mülkün aslı üzerinde şüphe doğmasına
engel olma gibi nedenlerle çeşitli zorluklar doğar. Ancak ne
kadar süre geçerse geçsin bir hak kendiliğinden düşmez.
Sahibinin itiraf edilerek bunun yerine verilmesi "diyâneten"
vacip olur. Bir kimse başkasının mülk edindiği bir
mala el koysa, hiç bir durumda şer'an bu mala mâlik olamaz
(ez-Zühaylî, el-Fıkhu'l-İslâmî ve Edilletüh, Dımaşk
1405/1985, IV, 69).

Bir hakkı mahkeme yoluyla (kazâen) isteyebilmek
için İslâm Devleti bir takım düzenlemeler yapabilir ve zaman
aşımı süreleri koyabilir.

Mecelle'de hukuk davaları için zaman aşımı
süreleri beş tane olup şunlardır:

1- Otuz altı yıllık süre aşımı:
Vakfın aslı ve arazinin sahibi ile ilgili davalar 36
yıllık zaman aşımına tabidir. Mecelle'nin 1661.
maddesi şöyledir: "Vakfın aslı hakkında mütevelli
veya oradan maaş alanların (mürtezika) davaları 36
yıla kadar dinlenir. Fakat 36 yıl geçtikten sonra artık
dinlenmez." Meselâ bir kimse otuz altı yıl süreyle bir
akara, mülkiyet üzere tasarrufta bulunduktan sonra bir vakfın mütevellisi,
bu akarın kendi vakfının gelir getiren ünitelerinden
(musteğallât) olduğunu dava etse, bu dava dinlenmez.
Vakfın salih oluşu kendisine bağlı bulunan her
şey vakfın aslındadır. Bu nitelikte olmayan
şeyler ise "vakfın şartları"ndan
sayılır. Mütevelli ya vakıfnâme gereğince veya hâkim
tarafından belirlenir. Mürtezika ise, vakfın gelirinden
maaş ve tayin alan kimselerdir. Bunlara "ehl-i vezaif"de
denir. Bir caminin imamı, müezzini veya kayyımı gibi.
Bazı fakihlere göre, vakıflarda dava hakkı yalnız mütevelliye
aittir. Önceleri fetvaya esas olan görüş bu idi. Ancak Mecelle
buna "Mürtezika"yı da ilave etmiştir.

Meselâ; bir kimse, başkasının elinde
bulunan bir akar için bu akarın gelirinin veya oturma
hakkının kendisine şart koşulmuş vakıf
olduğunu ve zilyedliğin kendisine ait bulunduğunu dava
etse, bu kimse mütevelli ise veya Mecelle'nin tercihi ile bu vakıftan
maaş alan bir kimse ise ve diğer zilyedin tasarrufunun
üzerinden de 36 yıl geçmemişse dava dinlenir. Aksi halde dava
dinlenmez (Ali Haydar, Düraru'l-Hukkâm Şerhu Mecelleti'l-Ahkâm,
İstanbul 1330, IV, 342).

Vakıf paraların aslı ile ilgili davalar
da otuz altı yıla kadar dinlenir. Meselâ; bir kimse
mütevellisi olduğu vakıf paralardan bir miktar kendi işi için
harcarsa, kendinden sonraki mütevelli bunu dava etse, otuz altı
yıl geçmemişse dava dinlenir. Aksi halde dava süre yönünden
reddedilir (Ali Efendi, Fetâvâ, İstanbul 1311, II, 89). Ancak
vakıf paranın kârı (rıbh) ile ilgili davalar on
beş yıllık zaman aşımına tabi kabul
edilmiştir.

Vakfın aslı ile ilgili davalar iki türlü
olabilir:

a- Akarı vakfa geri almak için dava açmak.
Meselâ; bir kaç dükkânı mülkiyet üzere 36 yıldan daha az
bir süreyle tasarruf etmekte olan bir kimse aleyhine mütevelli vakıf
davası açsa, ispat ettiği takdirde bu dükkânlar vakfa geri
döner. 36 yıl geçmişse kazâen geri verilmez, fakat tasarrufta
bulunan diyâneten yani vicdanı ile başbaşa
bırakılır. Böyle bir durumda sorumluluktan korkan
mü'minden bu yeri vakfa döndürmesi beklenir.

b- İki vakıf arasında dava açılması:
Bir vakfın kullanmakta olduğu bir akarı, başka bir
vakıf mütevellisi kendi vakıflarına ait kira ile verilen
bir yer olduğunu dava etse, otuz altı yıldan fazla süre
ile susmuşsa bu dava dinlenmez (Ali Haydar, a.g.e., IV, 343).

Diğer yandan gayri menkule bağlı
"geçiş (murûr)" ve "su akıtma (mesîl)"
hakları vakıf arazide bulunuyorsa bunlarla ilgili davalar da 36
yıllık zaman aşımına tabi bulunur. Hatta bu
haklar iki vakıf arasında da cereyan eder.

On beş yıllılık zaman
aşımının üstünde bir süre içinde dava konusu yapılabilen
üç çeşit mal daha vardır. Bunlar: Yetim malı, kayıp
olan kişinin malı ve miras malı. Ancak Ebûssuud Efendi bir
fetvasında miras meselesini ayrı tutmuştur. Fetva şöyledir:
"Bir kimse şer'î bir özrü olmaksızın mirasla ilgili
davasını 15 yıl süreyle takip etmese bundan sonra dinlenir
mi? el-Cevap: Dinlenmez." Ali Efendi ile Rumeli müftüsüi Abdullah
Efendi fetvalarında da durum böyledir. Ancak mirasla ilgili bu fetva
İslâm Devletinin miras davası için 15 yıllık zaman
aşımı esasını benimsediği durumla
sınırlı sayılmıştır (bk. Ali Efendi,
Fetâvâ, II, 87; İbn Abidîn, Reddü'lMuhtar ale'd-Muhtâr, Terc. M.
Savaş, İstanbul 1985, XII, 312).

2. Onbeş yıllık zaman
aşımı: 36 yıllık zaman aşımına
tabi bulunan vakıf akar, yetim veya kayıp olan kişinin
malı dışında bir takım mallar 15 yıllık
zaman aşımı süresine bağlıdır. Para
alacağı, vedîa *, miras *, mülk akar *, vakıf akarın
* geliri ile ilgili davalar 15 yıl içinde açılmadığı
takdirde, artık bu konuda mahkemeye başvurma hakkı düşer.
Bunlar kısaca şöyledir:

Alacak davası (deyn): Bir kimse 15 yıl geçtikten
sonra borçlusuna: "Sana 15 yıldan fazla bir süre önce verdiğim
şu kadar parayı, karz-ı haseni veya sattığım
malın satış bedelini istiyorum" diye dava açsa, davası
dinlenmez. Ancak diyaneten bu borç düşmez, Allah'la kendisi
arasında sorumluluk doğurmak üzere devam eder. Nitekim çeşitli
âyetlerde karz'ın yüce Allah'a güzel bir borç olarak verildiğine
işaret edilir (bk. el-Bakara, 2/245; el-Mâide, 5/12; el-Hadîd,
57/11, 18; et-Teğabun, 64/17; el-Müuemmil, 73/20). Fertle devlet
arasındaki alacak ve vereceklerde de bu zaman aşımı süresi
uygulanır. Nitekim Osmanlı İmparatorluğu
uygulamasında 20 Muharrem 1300 H. tarihli padişah fermanı
ile beytülmal'e ait alacakların 15 yıl geçtikten sonra artık
dava konusu yapılamayacağı bildirilmiştir.

Emanet verilen şey (vedîa): Bir kimse " 15 yıl
önce sana verdiğim şöyle bir emanetimi istiyorum" diye
dava etse, davalı bunu inkâr etse, dava dinlenmez.

Âriyet (kullanmak üzere verilen şey): Meselâ
bir kadın, vefat eden kızına 15 yıl önce filân
şeyleri âriyet olarak vermiştim, şimdi geri istiyorum,
diye dava etse, davası dinlenmez.

Miras: Mirasçılardan birisi, diğerinden
"15 yıl önce vefat eden miras bırakanımızın
malından sende şunlar kalmıştı. Payımı
isterim" diye dava etse, diğeri bunu inkâr etse dava dinlenmez.

Mülk akar: Bir kimse diğerinin 15 yıldan
beri mülkiyet üzere tasarruf ettiği mülk bağ veya evin
tamamı veya şu kadar bölümü benimdir diye o kimseden dava
etse dinlenmez.

Mukâtaalı vakıf akar: Mukâtaa; arsası
vakfa, üzerindeki bina, ağaç, bağ, kavak, tesis vb.
başkasına ait mülk olan bir akarda tasarrufta bulunan tarafından
vakfın cihetine verilmek üzere arsa için belirlenmiş bulunan
yıllık kira demektir. Buna "yer kirası (icâre-i
zemin)" de denir. Ayrıca böyle bir vakıf arsa üzerindeki
bu ağaç veya tesislerin de vakfedilmesi mümkün ve caizdir.

Vakfiye gereği mütevelli iddiası: Bir kimse
vakıfnâme gereği vakfa on beş yıl mütevellilik yaptıktan
sonra, başka bir kimse çıkıp da o vakfın, vakıfnâme
gereği mütevellisinin kendisi olduğunu dava etse dinlenmez.

Vakfın geliri davaları: Vakfın geliri
(galle), ona ait faide ve semeresi demektir. Vakıf paranın kârı,
vakıf akarın kirası, vakıf çiftliğin ürünü
gibi (bk. Ali Efendi, Fetâvâ, II, 89 vd.; Ali Haydar, a.g.e., IV, 339
vd).

3. On yıllık zaman aşımı: Kuru
mülkiyeti devletin, yararlanma hakkı tasarruf sahibinin olan "mîrî
arazi * "ler üzerinde tasarruf davası ile, geçiş, su
akıtma ve su alma haklarına ait davalar on yıllık
zaman aşımına tabiidir. Meselâ; bir kimse mîrî araziden
olan bir tarlayı başkasının gözü önünde on yıl
ekip biçtiği halde bu kimse özürsüz olarak susmuş iken bu
kimse on yıl önce bu tarla üzerindeki tasarruf hakkının
tapu ile kendisine ait bulunduğunu dava etse davalı inkâr
edince dava dinlenmez. Ancak böyle bir dava on yıl geçmeden açılırsa
mahkeme buna bakar.

Diğer yandan mîrî arazinin mülkiyetine ait
arazi memurlarının iddiaları ise 36 yıla kadar
dinlenir. Nitekim bu konuda 22 Muharrem 1300 H. tarihli fermanla
Osmanlı Devleti bu son zaman aşımı süresini esas almıştır.
Mîrî arazilerde geçiş, artık sulan akıtma veya su alma
hakları da on yılık süre aşımına tabiidir.

Zaman Aşımını Kesen Özürler

Bazı özürler zaman aşımını
keser. Süre bu özrün kalktığı andan itibaren
başlar. Mecelle'nin 1663'üncü maddesinde özürler şöyle
belirlenmiştir: "Bu konuda geçerli olan, yani davanın
dinlenmesine engel olan zaman aşımı ancak özürsüz olarak
vâkî olan zaman aşımıdır. Yoksa davacının
vasisi bulunsun bulunmasın çocuk veya akıl hastası yahut
bunak olması veya yolculuk (seferilik) kadar uzakta olan başka
diyarda bulunması veya hasmının üstünlük sağlayan
birisi olması gibi şer'î özürlerden birisiyle gelen zamana
itibar olmaz. Bu nedenle zaman aşımının
başlangıcı özrün sona erdiği tarihten itibaren
olunur.

4- İki yıllık zaman
aşımı:

İslâm Devletinde, bir dava için arazi kanunu
zeyli gereğince boş kalır. Bu gibi yerler yeni gelen
muhacirlere tahsis edilip, onlar tarafından ziraat ve kendine ait
binalar yaptırırlar. İşte bu davalar özürsüz olarak
iki yıl geçince "zaman aşımı"na uğrar.

5- Bir yıllık zaman aşımı:
Şüf'a hakkı bir ay takip edilmeyince düşer. Mecelle'nin
1034'üncü maddesinde şöyle denir: "Şüf'a hakkını
tesbit ve buna şahit tuttuktan sonra şüf'a hakkı sahibinin
eğer başka bir beldede bulunmak gibi bir şer'î özrü yok
iken, husûmet talebi bir ay gecikirse şüf'a hakkı düşer."

Zaman Aşımının Bâtıl veya
Fasit Akitlere Etkisi

Batıl olan bir şey zamanın geçmesiyle
meşru hâle gelmez. Süre ne kadar uzarsa uzasın, batıl
olduğu ortaya çıkan muâmelenin kaldırılması
gerekir. Çünkü batıl gerçekte yok hükmündedir. Süt veya mahrem
hasımla yapılan evlilik gibi. Zaman aşımının
fesat sebebi kalkmadıkça fasit muameleyi meşru hâle getirmez.
Ancak fesad sebebi kaldırılır veya feshe engel bir durum
ortaya çıkarsa muâmele sahih hale gelir (eş-Zuhaylî, a.g.e.,
IV, 284)

Şahitlikte hırsızlık ve Zaman
Aşımı

Zina, hırsızlık ve şarap içme
cezalarının (had) uygulanabilmesi için bu suçlara şahit
olanların açık bir özür olmadıkça gecikmeden
şahitlik yapmaları gerekir. Çünkü suçun işlendiği
tarihle şahitlik etme tarihi orasında uzun bir süre geçerse
töhmet ve fitne ihtimali artar. Uzun süre sustuktan sonra şahitlik
yapılması, davalıya duyulan kini akla getirir. Diğer
yandan şahit, böyle bir geciktirmeyi "şantaj"
aracı olarak kullanmaya da kalkışabilir. Hz. Ömer (r.a)'ın
şöyle dediği nakledilmiştir: "Had cezasını
gerektiren bir suça, suçun işlediği sırada değil,
sonradan şahitlik eden bir topluluk, içlerinde bulunan bir kinden
dolayı şahitlik yapmış sayılır. Bu yüzden
onların şahitlikleri kabul edilmez" (ez-Zühaylî, a.g.e.,
VI, 49).

Bir yerde hâkimin bulunmaması, mesafenin
uzaklığı, yolun tehlikeli oluşu açık özür sayılır.
Bu özürler nedeniyle şahitliğin gecikmesi mümkün ve caizdir.

Ebû Hanîfe'ye göre zaman aşımı süresi
hâkimin takdirine bırakılmıştır. Çünkü
şahitlik yapmak için olayla hâkim önüne çıkma arasında
geçebilecek süreler yer ve çevre şartlarına göre değişiklik
arz eder. Ebû Yûsuf ve İmam Muhammed'e göre zaman aşımı
süresi bir ay ve daha fazla olan bir süredir. Eğer süre bir aydan
kısa ise bu zaman aşımı sayılmaz. Çünkü bir ay
sürelerin en kısasıdır. Bir aydan az olan süreler peşin
(acil) hükmünde olur (es-Serahsî, el-Mebsût, 1. Baskı, Beyrut
1398/1978, IX, 50; ez-Zühaylî, a.g.e., VI, 49).

Şâfiî, Mâlikî ve Hanbelîlere göre, zina *,
kazf * (zina iftirası) ve şarap içme ile ilgili hadler
konusunda yapılacak şahitlik zaman aşımına
uğramaz. Çünkü zina hakkındaki şahitliğin
zikredildiği âyet genel anlam ifade eder. Gecikme nedenliye
şahitliğin düşeceğine ait bir delil de yoktur.
Diğer yandan şahitliğin gecikmesi bir özürden veya
şahidin kaybolmasından ötürü olabilir. Had cezası ise
mutlak ihtimalle düşmez (bk. İbnü'l-Hümâm, Fethu'l-Kadîr,
Bulak 1315, IV, 161; İbn Kudâme, el-Muğnî, 3. baskı,
Kahire 1970, VIII, 207).

İkrarda Zaman Aşımı Müctehitler,
zina ikrarı için bir zaman aşımı süresinin bulunmadığı
konusunda görüş birliği içindedir. Çünkü insan kendisi
aleyhinde bulunmakla itham edilemez. Buna göre, bir süre geçtikten
sonra hâkim önünde yapılacak ikrarla zina sabit olur. Ancak Mâlikîler
dışında çoğunluğa göre böyle bir kimse had
hükmü verilmezden veya had cezasının bir bölümü uygulandıktan
sonra bile ikrarındın dönse veya kaçsa had düşer
(İbnü'l-Hümâm, a.g.e., IV, 120; İbn Kudâme, a.g.e.,
VIII,197; eş-Şirâzî, el-Mühezzeb, II, 271).

Zina İftirası Cezasında (Kazf) Zaman
Aşımı

Kazf haddinde zaman aşımı söz konusu değildir.
Bu yüzden zina iftirası yapıldığına dair
şahitlik, olayın üzerinden uzun süre geçtikten sonra yapılsa
bile şahitlikleri kabul edilir. Çünkü diğer hadlerden
farklı olarak kazf şahitliği geciktirmede kin ve töhmet
ihtimali bulunmaz. Çünkü kazfte önce dava açılması
şartı aranır. Buna göre, şahitliği yerine
getirmedeki gecikmenin davayı açmadaki gecikmeden kaynaklanması
da mümkündür (el-Kâsânî, el-Bedâyi', 1. Baskı, Beyrut
1328/1910, VII, 46).

Diğer yandan zaman aşımı cinayete
şahitliğin kabulüne de engel olmaz. Böylece zaman aşımı
kazf ve katl dışında diğer hadlerde etkisini gösterir.
Şarap içmede zaman aşımının etkili oluşu,
şarabın kokusunun yok olması ile ilgilidir. Günümüzde
kanda alkol araştırılması yoluyla bu sürenin uzatılabileceği
mülkün hale gelmiştir.

Dövme, sövme, çirkin sözler söyleme gibi İslâm
Devletinin koyacağı cezanın (ta'zîr)* uygulanacağı
konularda suçu inkâr edene yemin teklif edilir ve bu suçlar zaman aşımı
ile de düşmez. Bu konularda, diğer hukuk davalarında
olduğu gibi kadınların şahitliği de geçerlidir
(ez-Zühaylî, a.g.e., VI, 521).

Eş veya Hısımların
Nafakasının Zaman Aşımına Uğraması

1-Eşin Nafakasının Düşmesi:

Kadının kocasından alacağı
nafaka; ibra, ölüm, kocasına itaatsizlik, dinden çıkma ve
evliliğin bir ma'siyet yüzünden kadın tarafından olan bir
nedenle sona ermesi gibi sebeplerle düşeceği gibi, bazı
durumlarda zamanın geçmesi ile de düşebilir. Nitekim,
kadının nafakası kocasına gerekli olduktan sonra hâkim
tarafından veya karşılıklı rıza ile
miktarı belirlenip, zimmette bir borç halini almadıkça zamanın
geçmesiyle düşer. Hâkim nafakaya hüküm verip bir zimmet borcu
halini aldıktan sonra ise artık zamanın geçmesiyle nafaka
düşmez. Bu Hanefîlerin görüşüdür.

Mâlikîlere ve geri kalan mezheplere göre, nafaka
hiç bir durumda zaman aşımına uğramaz. Eş
birikmiş nafakası için kocasına döner. Hısımların
nafakası ise bunun aksine olup zaman aşımı ile düşer
(bk. el-Kâsânî, el-Bedâyi, IV, 22, 29 vd.; İbnü'l-Hümâm,
Fethu'l-Kadîr, III, 332 vd.; İbn Abidîn, Mısır t.y., II,
889 vd.; İbn Rüşd, Bidâyetü'l-Müctehid, Mısır
t.y., II, 54; İbn Kudâme, el-Muğnî, VII, 578, 604, 611 vd.; eş-Şirâzî,
el-Mühezzeb, II, 160)

2. Hısımların nafakasında zaman
aşımı:

Hanefî, Şâfiî ve Hanbelîlere göre,
çocuklara, ana-babaya ve diğer hısımlara verilecek nafaka
zamanın geçmesiyle düşebilir. Hanefilere göre, hâkim hısımlar
lehine nafakaya hüküm verdikten sonra, nafaka alacaklısı
hısım nafakayı kabzetmeden veya nafaka yükümlüsü
aleyhine borçlanmadan bir ay ve daha fazla bir süre geçse nafaka düşer.
Çünkü eş dışındaki hısımların
nafakası ihtiyaçlarını giderme esasına dayanır.
Bu yüzden zengin olan hısıma nafaka vermek gerekmez.
Hısımın, lehine hükmedilen nafakayı bir süre almaması,
ihtiyaç sahibi olmadığını gösterir. Eşin
nafakası ise, hâkimin belirlemesinden sonra, zamanın geçmesi
ile düşmez. Çünkü onun nafakası eve bağlanma (ihtibas)
karşılığı olup, ihtiyaç nedenine dayanmaz. Bu
yüzden karı, zengin de olsa nafaka almaya kazanır. Hâkimin
nafakayı borç olarak alma izni vermesi halinde de düşmez.
Çünkü bu takdirde zimmet borcu olmuş bulunur. Diğer yandan
ez-Zeylaî küçüklerin nafakasını eşin nafakasına
benzetmiş ve bu ikisini aynı hükümlere tabi kabul etmiştir
(el-Kâsânî, a.g.e., IV, 38; İbnü'l-Hümâm, a.g.e., III, 354;
el-Meydânî, el-Lübâb, İstanbul t.y., III, 109; İbn Âbidîn,
a.g.e.,II, 925, 942 vd.; eş-Şîrâzî, el-Mühezzeb, II,167).

Mâlikîlere göre, ana-babanın veya çocukların
nafakası, hâkim miktarını belirleyip karar vermedikçe
zamanın geçmesiyle düşer. Hâkim belirlediği takdirde
sabit olur (ez-Zühaylî, a.g.e., VII, 783).

Sonuç olarak, bir aydan kısa sürede hısımların
nafakası ile eşin ve çocukların nafakası zamanın
geçmesiyle düşmez ve hâkim kararı olunca zimmet borcu olarak
devam eder. Yine hâkimin emriyle borçlanma olunca eşten başka
hısımların nafakası da düşmez.

Hamdi DÖNDÜREN


Konular