Şamil | Kategoriler | Konular

Narh

NARH

Fiyatların başı boş bir
şekilde yükselmesinin önlenmesi, malların satış
fiyatının önceden yetkili makamlarca belirlenmesi. Narh
kelimesi Türkçe bir sözcük olup, Arapça "si'r" veya ,
sa'r" karşılığıdır. Ayni kökten
"tes'ir" sözcüğü "tef'îl" babında bir
mastar olup, sözlükte; bir mala narh koymak, fiyat takdir etmek, bir
şeyin fiyatını sınırlamak demektir (İbn Manzûr,
Lisanül-Arab, "Tes'îr" maddesi; Süleyman Sudî, Defter-i
Muktesid, İstanbul 1307, III, 104). Narh, geniş olarak şu
şekilde tarif edilir: İslâm devlet başkanının
veya yetki verdiği memurların yahut da toplumun işlerini
üzerine alan başka kimselerin, esnaf ve tüccara, mallarım
belli bir fiyata satmalarını emretmesi ve onlara toplum
yararı dışında, belirlenen fiyattan
aşağı veya yukarı bir fiyata satış
yapmayı yasaklamasıdır (eş-Şevkânî,
Neylül-Evtâr, Mısır 1357, V, 219).

Bir malın piyasa fiyatı genel olarak, rekabet
şartları içinde arz ve talep sonucunda oluşur. Üretimin
maliyeti arzı etkiler. Kıtlık, mal darlığı,
savaşlar, ekonomik darboğazlar arz ve talep dengesini bozar. Böyle
dönemlerde karaborsacılık meyli başlar. Tüketiciler
devletin fiyatlara müdahalesini isterler. İşte devlet,
fiyatları mâliyetin üstünde belli bir kâr haddi bırakarak
tesbit ederse, onun belirlediği bu otoriter fiyatlara
"narh" denir (Halil Sahillioğlu, "Osmanlılarda
Narh Müessesesi ", Belgeleriyle Türk Tarihi Dergisi, Sayı: I,
Yıl: 1967, s. 36 vd.; Ali Şafak, "İslâm
İktisadında Enflasyon ve Getirilen Önleyici Tedbirler",
Diyanet Dergisi, c. XVIII, Sayı: I, Yıl 1979).

Narh meselesi daha Hz. Peygamber döneminde ortaya çıkmıştır.
Ashab-ı Kirâm yiyecek sıkıntısı çekildiğinde
ve yiyecek fiyatları yükseldiğinde Allah Elçisine başvurup,
fiyatlara müdahale etmesini istediler. Narhın birtakım
sakıncalarını gören Hz. Peygamber onların bu
isteklerini reddetmiştir.

Enes b. Mâlik (r.a)'ten rivayet edildiğine göre,
Resulullah (s.a.s) devrinde fiyatlar pahalandı. Bunun üzerine halk;
"Ey Allah'ın elçisi, bize narh koy" dediler. Hz. Peygamber
şöyle buyurdu: "Şüphe yok ki, fiyat tayin eden, darlık
ve bolluk veren, rızıklandıran ancak Allah'tır. Ben
sizden hiç kimsenin mal ve canına yapmış olduğum bir
haksızlık sebebiyle hakkını benden ister olduğu
halde, Rabbime kavuşmak istemem" (Ebû Dâvud, Büyû', 49;
Tirmizî, Büyû ; 73; İbn Mâce, Ticârât, 27; Dârimî,
Büyû',13; Ahmed b. Hanbel, II, 327; III, 85, 106, 286). Yine Ebû
Hureyre (r.a)'den rivayet edildiğine göre, bir adam; "Ey Allah'ın
elçisi, bize narh koy" dedi. Hz. Peygamber: "Belki bu konuda
Allah'a dua ederim" buyurdu. Sonra başka bir adam geldi ve
"Narh koy" dedi. Hz. Peygamber ona da şu cevabı verdi:
"Belki fiyatları ucuzlatan ve pahalandıran
Allah'tır" (eş-Şevkânî, a.g.e., V, 219).

Bu duruma göre, Hz. Peygamber döneminde piyasaya
müdahale edilmeyip, piyasa fiyatlarının serbest rekâbetle oluşması
amaçlanmıştır. Çünkü satıcının kendi mülkünde
mutlak tasarruf hakkı vardır. Bu hak ancak nass'larla
sınırlanabilir. Alış verişlerde ise
karşılıklı rıza esası getirilmiştir.
İslâm ticaret hukukunda çeşitli mallara yüzde hesabıyle
bir kâr haddi belirlenmemiştir. Genel olarak arz ve talep
kanunlarına bağlı, serbest rekabet esasları içinde
kendiliğinden oluşacak fiyatlar ölçü alınmıştır.
Ancak serbest rekabet esasını korumak ve insanların temel
ihtiyaçlarının istismarını önlemek için bir takım
tedbirler öngörülmüştür. Ribanın yasaklanması,
karşılıksız kazanç yollarının
kapatılması ve gerektiğinde narha başvurulması
bunlar arasındadır.

Narh uygulamasının temelde satıcı
ve alıcının serbest iradesine ters düştüğü de
öne sürülmüştür. Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurulur:
Birbirinizin mallarını bâtıl yollarla yemeyiniz. Ancak bu,
sizden karşılıklı rızaya dayanan bir ticaret
malı olursa müstesnadır" (en-Nisâ, 4/29).

Diğer yandan Hz. Ömer'in (ö. 23/643) halifeliği
döneminde fiyatlara müdahaleden kaçındığı
nakledilir. Halife Hz. Ömer (r.a) Musallâ çarşısında Hâtıb
b. Ebî Beltea'ya satmakta olduğu kuru üzümün fiyatını
sorar. İki müdd'ünün bir gümüş dirhem olduğunu öğrenince,
fiyatı ucuz bulan Halife şöyle der: "Tâif'ten üzüm
yüklü bir kervanın gelmekte olduğunu haber aldım. Onlar
senin fiyatına aldanırlar. Ya fiyatı yükselt, ya da
üzümünü al, evine götür, orada istediğin fiyata sat".
Ancak daha sonra Hz. Ömer kendi kendine düşünmüş ve Hâtıb
(r.a)'ın evine giderek şöyle demiştir: "Sana söylediklerim
ne emirdir, ne de hüküm. Bu belde halkının iyiliği için
arzu ettiğim bir şeydir. Nasıl ve nerede istersen
satabilirsin" (Şafii, el-Ûmm, II, 209; İbn Kûdâme, el-Muğnî,
IV, 240).

Ebû Hanîfe ve İmam Şâfiî temelde narh
koymanın meşrû olmadığı görüşündedir. Bu
esasın dayandığı illet şöyle açıklanabilir.
Narh; ticaret yapanları hacr altına almak (kısıtlamak)
demektir. Devlet hem tüketicilerin, hem de esnaf ve tüccarın
maslahatını gözetmek ve dengelemekle yükümlüdür. Fiyatları
narh yoluyla ucuzlatarak tüketicilerin yararını gözetmek,
pahalılık yaratarak satıcıların
maslahatını gözetmekten farksızdır. Mal sahibini
razı olmadığı bir fiyatla satışa zorlamak,
alış verişte karşılıklı
rızayı şart koşan ayete zıt düşer. Çoğunluk
fakihler bu görüştedir. Ancak, İmam Mâlik'ten narh koymayı
caiz saydığı görüşü nakledilmiştir (bk.
eş-Şevkânî, a.g.e., V, 219; eş-Şurbacî, et-Tes'îr,
Mısır 1393, s. 22).

Narhı caiz görenler ve dayandıkları
delilleri şu şekilde açıklayabiliriz:

Narhı caiz görmeyenler yukarıda
zikrettiğimiz Hz. Enes ve Ebû Hureyre'nin naklettiği hadislerin
açık anlamına dayanırlar. Bu hadisler sahihtir, ancak
narhın yasak olduğunu bildirmek için buyurulmamıştır.
Çünkü bu hadislerde; "narh koymayınız", "narh
koymak helâl değildir" denilmemiş, fiyat koyan,
darlık ve bolluk getiren Allah'tır"; Ben Allah'a dua
ederim"gibi ifadeler kullanılmıştır. Bu
hadislerden çıkan ortak anlam şudur: "Allah bütün
nimetlerin yaratıcısıdır. O dilerse,
yarattıklarının hepsine, her yerde bol bol nimetler
verir". Ancak bu durum; Allah'ın karaborsadan ve yüksek
fiyatlar koyarak, insanların birbirini aldatmasından hoşnut
ve razı olduğu anlamına gelmez. Çünkü Allah Teâlâ bir
ayetinde şöyle buyurur: Birbirinizin mallarını bâtıl
yollarla yemeyiniz" (el-Bakara, 2/188). Hz. Peygamber (s.a.s) şöyle
buyurmuştur: "Bir kimse haksız olarak
başkasının malını alırsa, Allah'ın
gazabına uğramış olarak ilâhi huzura çıkar"
(Buhârî, Tevhîd, 24; Müslim, İman, H. No: 222-224).

Hz. Peygamber'in narhtan kaçınması,
ticaretle uğraşanlara haksızlık olacağı
endişesine dayanır. Çünkü fiyatların yükselmesinde
Medine halkının rolü olmamış, serbest rekabetle, arz
ve talep sonucu fiyatlar oluşmuştur. Tüketicinin istismar
edilmediği ve karaborsanın görülmediği bir piyasa hâkimdir.
Böyle bir toplumda narha gerek duyulmaması normal ve tabiîdir.

Ancak narh hadisleri ile Hz. Ömer devrindeki uygulama,
devletin piyasa fiyatlarına müdahalesini meşrû gösterecek
güçte değildir. Ağırlık noktası narhın
aleyhindedir. Piyasa fiyatları her zaman ölçü olmuş ve
fiyatların serbest rekabetle oluşması
anlayışı hâkim bulunmuştur.

Hulefâ-i Râşidîn'den sonraki dönemde
Tâbiîlerin bir kısmı narh hadislerinin açık
anlamına dayanarak, satıcıya haksızlık olur
korkusuyla piyasa fiyatlarına müdahaleyi uygun bulmadılar.
Ancak ahlâkın bozulması, fiyatların yapay olarak yükselmeye
başlaması ve toplumun bundan zarar görmesi üzerine bazı Tâbiîler
narh koymayı caiz gördüler. Saîd b. el-Müseyyeb (ö. 94/712),
Rabia b. Abdurrahman (ö. 136/753), Yahyâ b. Saîd el-Ensârî
(ö.143/760) bunlar arasındadır (el-Bâcî, el-Müntekâ
Şerhul Muvatta', Mısır 1331, V, 18).

İmam Mâlik, malını pek az kimsenin
alabileceği yüksek fiyatla satana; "Ya herkesin alabileceği
bir fiyatla sat, ya da pazar yerinden çık git"
denilebileceğini söyleyerek narha cevaz vermiştir (İbn Kudâme,
el-Muğnî, IV, 240; el-Bocî, a.g.e., V, 17, 18).

Diğer yandan İmam Şâfiî kıtlık
zamanlarında, Zeydîler de bazı maddelerde narh koymayı
caiz gördüler. Müteahhırûn âlimlerinden bazıları da
halkın zarara uğramaması için et ve yağ
dışında kalan diğer gıda maddeterine narh
konulmasını hoş karşılamışlardır
(eş-Şevkânî, a.g.e., V, 220; İbn Hacer el-Askalânî,
Bülûğul-Merâm, Terc. Ahmed Davudoğlu, III, 50).

Birden zengin olma hırsı, ticaretle
uğraşanlarda mal darlığından yararlanma meyli
doğurur. Bazan da karaborsacılık yaparak, mal
darlığı sunî bir şekilde meydana getirilir ve
fiyatların normalin üstünde yükselmesi sağlanır. Halk
ihtiyaç maddelerini aslında razı olmadığı yüksek
bir bedel ödeyerek alır ve bundan zarar görür. Burada satıcıların
haklarını kötüye kullanarak, serbest rekabetle kendiliğinden
oluşması gereken fiyatları etkilemesi söz konusudur. Acaba
devlet bu durumda da fiyatlara müdahale edemez mi? Narh koyarsa bu
uygulama narh hadisi ile çelişir mi?

Kazancı iki yanlı düşünmek gerekir.
Satıcıyı tamamen serbest bırakıp, onu devlet
kontrolünün dışında saymak da toplumun zulüm ve haksızlığa
uğramasına yol açar, çünkü gerek Resulullah ve gerekse
Hulefâ-i Râşidîn devrinde, ticaret ahlâkının ve
faziletin en yüksek örneği yaşanmış, devlet müdahalesine
gerek duyulmamış ve herkes meşrû haklarına razı
olmuştur. Fakat giderek, insanlar fiyat tesbitindeki esnekliği
veya arz ve talep dengesindeki bozukluğu kötüye kullanmaya başlamıştır.
Kıtlıklar ve savaşların getirdiği ekonomik
sıkıntılar fiyatların yapay olarak yükselmesine neden
olmuştur. Bazan da hiçbir ekonomik neden yokken, karaborsacılık
yoluyla veya aynı çeşit malı satanların gizlice
anlaşmaları sonucu fiyatlar yükselmiştir. Çünkü bazı
iş adamları piyasada güçlü rakiplere rastladıkları
vakit, sert ve yıpratıcı bir mücadeleye girmektense
onlarla anlaşmayı tercih ederler.

Çarşı ve pazar teftişi: Çarşı
ve pazarların kontrolü işine "ihtisap" veya
"muhtesiplik" denir. İhtisap işi Hz. Peygamber
devrinde başladığı halde, narh fiyatlarının
kontrolüne daha sonraki devirlerde rastlanmaktadır. Hz. Peygamber,
Medîne için Hz. Ömer'i, Mekke için de Said b. Said el-Âs'ı
piyasa kontrolörü olarak görevlendirmişti. İhtisap
işinin esası "el-emru bil-ma'rûf ve'nnehyu anil-münker
(iyiliği emretmek, kötülükten menetmek)" prensibine dayanır.
Hz. Ömer halife olunca Abdullah b. Utbe'yi çarşı ve pazar
teftişine memur etti. Ayrıca Halife kendisi de bizzat kontrol
işini yapardı. İhtisaplık hizmetleri dört hafife
döneminden sonra da devam etti. Emevîler, Abbasiler ve özellikle
Endülüs Emevîlerinde fiyat kontrollerine yönelindiği görülür
(bk. Osman Nuri Ergin, Mecelle-i Umûr-ı Belediye, İstanbul
1922, I, 309, 310; Corci Zeydan, Medeniyet-i İslâmiyye Tarihi, Terc.
Zeki Megamiz, İstanbul 1328/1910, I, 226, II, 80).

İhtisap görevi, Osmanlılarda da
gelişerek devam etti. Narhı uygulamakla yükümlü memurların
başında sadrazam gelirdi. İstanbul kadısı ile
ihtisap ağası ve diğer memurlar da bu konuda görevli
idiler. Taşralarda aynı görevi kadılar üstlenmişti.
Çarşı ve pazar kontrolünü yapanlar giderek teşkilâtlandılar
ve İhtisap Nezâreti adı ile özel bir bakanlık da kuruldu.
Ancak bu nezâret,1854 M. yıllarında lağvedilerek,
aynı vazifeyi görmek üzere Şehremâneti kurulmuş ise de,
narh işine yine kadılar bakıyordu. Kadılar bu
işten 1856 M. yılında el çekmişlerdir. Bu tarihten
sonra kontrol işi tam olarak şehremâneti'ne geçti. Artık
narhlar bu teşkilât tarafından konularak ilgililere tebliğ
ve gazetelerle ilân edilmeye başlandı (M. Zeki Pakalın,
Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, 2. baskı,
İstanbul 1971, II, 655-657).

Osmanlı padişahları narh işiyle de
yakından ilgilendiler. Onlar bu yolla halkın hayır
duasını almayı istiyorlardı. Sadrazamlar da
makamlarını koruyabilmek için narha önem vermişlerdir.
Nitekim III. Selim tarafından kaymakam Mûsa Paşa'ya
yazılan hatt-ı hümâyunda şu satırlar görülür:

"...ve ibâdullahın (Allah'ın
kulları) es'ârı (narh fiyatları) hususlarına dahi
dikkatle fukarâ ve zuafâ'dan taraf-ı hümâyûnuma hayır dua
aldırmaya ihtimam edesin" (O.N. Ergin, a.g.e., I, 394 vd.).

Tevkü Abdurrahman Paşa Kanunnâmesinde şöyle
denilmektedir: "Sadrazam kol gezerken, narh işlerini
satıcı ve alıcılara gadir olmamak üzere tesviye edip
tutmayanların hakkından gelirlerdi". Aynı kanunnâmenin
başka bir yerinde de şu cümleler yer alır: "Dükkân
sahipleri, satışlarında kâr sınırını
aşarak müşterilere zarar isabet etse, umumî zararı
defetmek için Sultan tarafından narh tayini lâzım geldikte;
devletin temsilcisi, tarafsız bilirkişilerle istişare edip,
satıcı ve alıcılara zarar olmamak şartıyla
insan yiyeceklerine, diğer ihtiyaç maddelerine ve hayvan yemlerine
narh tayini için kadı efendiye yahut muhtesibe hitâben ferman
buyururlar. Onlar dahi ferman mucebince narh tayin edip daima icrasiyle
mukayyet olurlar. Narha uymayanları hallerine göre ta'zir
ederler" (Pakalın, a.g.e., II, 655).

Çeşitli maddelere, normal olarak mevsimi
geldiği zaman narh konulurdu. Bunun dışında gıdâ
maddelerine biri kış, diğeri yaz olmak üzere yılda
iki, hattâ bazan üç defa narh tespit edildiği de olurdu. Narh,
yalnız ekmek, peynir, yağ, süt, et gibi yiyecek; yemeni, yaşmak,
tülbent gibi giyilecek şeylere değil, diğer bütün
zarurî maddelere uygulanırdı (Sahillioğlu, a.g.e., s. 39).

Kadılar narh için ayrıca sicil tutarlar,
zaman zaman tanzim ve ilân ettikleri narh listelerini bu sicillere işlerlerdi.
Eşya fiyatları ve kâr oranları bakımından bu
listeler kendi dönemleri için ekonomik bakımdan önemli
istatistikî bilgileri kapsarlar.

Osmanlılarda narh cetvelleri XVI. yüzyıl
başlarından itibaren düzenlenmeye başlanmış ve
bunlar şer'iye sicillerine işlenmiştir. İstanbul
Kadısı İsa Oğlu Sadi Efendi tarafından 1525 Miladî
tarihinde düzenlenen bir narh listesi beş sayfadan ibaret olup
sabun, keten ve hasır çeşitleriyle, zift, katran ve hayvan
yemlerine ait on iki kalem madde dışında, diğerleri
gıda maddelerine ait olmak üzere 175 çeşit eşyanın
narh fiyatlarını kapsamaktadır.

Sadi Efendi her mal için "götürücüsüne"
ve "oturucusuna" olmak üzere iki fiyat takdir etmiştir.
Birincisi "toptancı" veya "üretici";
İkincisi ise "perakendeci" fiyatı olmaktadır. Bu
narh listesinde meselâ, ekmeğin maliyet ve satış bedelini
hesaplamak için birinci, ikinci ve üçüncü kalite unun kile fiyatları
esas alınarak maliyet hesabı yapılmıştır.
Fiyatlar yükselince, ekmeğin birim ağırlığı
da o oranda düşürülmüştür (Sahillioğlu, a.g.e., s.
39).

Konya Şer'iye sicili 16/20 no'da kayıtlı
bir narh sicilinde, ekmek narhını hesaplamada ölçü alınan
unsurlar daha açıktır,1642 M. yılında mahkemeye
başvuran ekmekçiler zarar ettiklerini bildirerek, ekmek fiyatlarının
yeniden belirlenmesini istediler. Mahkemece görevlendirilen üç kişilik
bilirkişi heyeti birinci ve ikinci kalite olarak ikişer kileden,
dört kile buğday almış, elekçi, hamur karıcı;
pişirici ve tezgâhtar ücretleriyle, dükkân kirası, odun ve
maya parası da eklenerek, masraflar tesbit edildikten sonra ekmek için
narh fıyatı belirlenmiştir (Yaşar Yücel,1640 Tarihli
Es'âr Defteri, Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Basımevi,
Ankara 1982, s. VIII).

Narh listelerinde görülen kâr hadleri:

Osmanlı devleti narh listelerinde genellikle
malı dışarıdan getirip toptan satanlarla, perakende
satanlar için olmak üzere iki çeşit fiyat belirlemiştir.

Ömer Lütfü Barkan'ın neşrettiği 1485
M. tarihli İstanbul İhtisap Kanunnâmesinde, üretilen bir malın
maliyeti üzerine sanatın güçlüğüne göre % 10 veya % 20
oranında kâr takdir edilmesi öngörülmüştür.

1525 M. tarihli narh listesinde ise perakendeci kân en
düşük olarak arpa için % 5, diğer birçok mallar için
ortalama % 33,3 oranında kâr haddi uygulanmıştır
(Sahillioğlu, a.g.e., s. 40).

IV'ncü Mehmed devrinde 1680 M. tarihinde düzenlenen
bir kanunnâmede, bazı ölçüler konmuş ve narh % 10 kâr esasına
dayandırılmıştır. Ancak zahmetli ve çok işçilik
isteyen işlerde % 20, hatta % 40'a kadar varan kâr hadlerinin
uygulanabileceği belirtilmiştir. Kanunnâmede şöyle
denilir:

"Şehir içinde alış-veriş
yapan bütün esnaf ve tüccara bakılıp; her kişinin
katlandığı güçlüklere, sermaye ve zahmet durumuna göre
% 40 kâr ilâvesiyle narh konulsun. Eğer çok zahmetli ve emek
isteyen bir iş olursa, o vakit kâr oranı % 20 olsun, bu oran
aşılmasın". Satılan hayvan olursa, % 20 veya % 30
yahut % 40'a kadar kâr eklenerek narh verilebilir. % 40 kârla satış
yapabilecek esnaf arasında kitapçılar da vardır. Kitapçılığın
o devirlerde zahmetli işlerden sayılıp yüksek kârla satışına
izin verilmesi, matbaa ve kâğıt imkânlarının
yetersiz oluşu ile yakından ilgilidir. Yiyecek ve giyecek
maddelerini dışarıdan getirenler, esnafa
"toptancı kârı" ile verirler, onlar da
"perakendeci kârı" ile tüketicilere satarlardı. Bu
gibi şeyleri dışarıdan getirenler, dükkân açıp
satamazlar, buna teşebbüs edenler cezalandırılırdı
(Pakalın, a.g.e., II, 656).

Narha uymamanın müeyyidesi:

Narh konulunca buna uymayanlara uygulanacak bir ceza
nass'larda yer almamıştır. Bu konuda cinsini, şekil ve
miktarını devletin belirleyeceği bir "ta'zir
cezası" uygulanır. Ebû Hanîfe'ye (ö. 150/657) sorulur:
"Muhtesip çeşitli ticaret mallarına kıymetlerine
uygun olarak narh koysa, çarşı esnafından bazısı
bu malı kıymetinden daha yüksek fiyatla satsa, bu kimseye
ta'zir cezası gerekir mi?" Ebû Hanîfe, bu soruya; "Evet
bu durumda narha uymazsa, ta'zir cezası verilebilir"
şeklinde cevaplamıştır (bk. eş-Şurbacî,
et-Tesîr fîl-İslâm, s. 138).

Hz. Peygamber (s.a.s)'in ıslak buğdayın
üstüne kurusunu yayan kimseyi azarlaması, Hz. Ömer'in piyasada
etin az olduğu bir sırada, bir kimsenin iki gün üst üste et
aldığını görünce, ona kırbaç cezası
uygulaması "ta'zir cezası" niteliğindedir (bk. Müslim,
İmân, 164; Ebû Davûd, Büyû ; 50; Tirmizî, Büyû', 72).

Ebussuud Efendi (ö. 982/1574) kendi devrinde narh
uygulaması ile ilgili olarak şöyle demiştir:
"Zamanımızda eğer bir malın 100 liradan fazlaya
satın alınmasını yasaklayan bir ferman sadır
olduğu halde, bir kimse 100 liralık mala 130 Lira öder ve sahih
bir muameleyle satın alırsa, yani az bir mala çok para öderse
burada taşrîr (hile ve aldatma) söz konusudur. Çünkü her ne
kadar emrin kendisi mübah ise de hükümetin emir ve fermanına uymak
vacibtir" (Hamdi Döndüren, Kâr Hadleri, s. 190).

Bir İslâm devletinde narh konusunda çıkarılan
kanunda, fazla ödenen paranın geri verilmeyeceği hükme bağlanmışsa
buna uyulur. Fakat devletin koyduğu usullere uygun
alış-veriş yapmadıkları için satıcı ve
alıcı tevbe edinceye veya iyi hal gösterinceye kadar
hapsedilir. Fazla ödenen para için rücû hakkı kanunda yer
almışsa, fazlalık geri alınabilir; ancak buna
dayanarak satım akdi bozulamaz. Bu konuda, cuma namazı
sırasında, cuma namazı kılmakla yükümlü bir
müslümanın yapacağı alış-verişin mekruh
olmakla birlikte geçerli sayılmasına kıyas
yapılmıştır. Buna göre, Allah'ın emrine
muhalefet bile satım akdinin fesadını gerektirmezse, narh
konusunda Devletin vereceği emre uymamak öncelikle gerektirmez (İbn
Abidîn, Reddül-Muhtâr, IV, 175, 176).

Hamdi DÖNDÜREN


Konular