Şamil | Kategoriler | Konular

Yahudilik (musevilık)

YAHUDİLİK (MÛSEVÎLIK)



Yaşayan ilâhî kaynaklı dinlerden, mensûbu
en az olan bir din. Günümüzde yeryüzünde yaklaşık 15-24
milyon dolayında Yahûdî vardır. Yahûdili'ğin, dinler
tarihinde özel bir yeri bulunmakta ve bu din, en eski ilâhi kaynaklı
din olarak nitelendirilmektedir. Mâzisi birkaç bin yıl geriye giden
bu dinin başta gelen özelliklerinden biri İsrail
oğulları ile Tanrı arasındaki "ahd'e kutsal
kitaplarında geniş yer ayrılmasıdır. Bu nedenle
bu din, bir "ahid dini" olarak da bilinmektedir. İsrail
oğullarının başına gelen bütün sıkıntıların,
onların bu ahde uymamaları, verdikleri sözü tutmamalarından
ileri geldiği, hem kendi mukaddes kitaplarında, hem de
Kur'an-ı Kerîm'de belirtilmektedir.

Bu din, Bâbil Sürgünü'nden sonra millî bir din
haline getirilmiştir. Ancak bu din, tek Tanrı'ya, vahye dayanan
mukaddes kitâba ve peygamberlere yer vermesiyle millî dinlerden; millileştirilip
bir ırka tahsis edilmesiyle de, ilâhî dinlerden farklı bir
durum arz etmektedir. Aslında bugünkü Yahudiliğin bir din mi,
ırk mı, yoksa millet mi olduğu, pek net değildir.
Tartışmaya girmeden onun kendine has özellikleri ve nitelikleri
bulunan bir din olduğu, benzerinin bulunmadığı ve bu yüzden
de tanımının zor olduğu söylenebilir. Çünkü
Yahûdilikte din ve ırk içiçe girmiş olduğundan birini
dinlerinden ayırmak güçtür. Onun en güzel tanımını,
mukaddes kitaplarında yer alan "Balam" hikâyesindeki
şu cümle yapmaktadır: "İşte ayrıca oturan
bir kavimdir ve milletler arasında
sayılmayacaktır"(Sayılar, 23/9).

Yahudiler, mukaddes kitaplarında yer alan
ifadelere dayanarak kendilerini, dünya milletleri arasından seçilmiş
kavim olarak görürler. Tanrı, bu kavmi Sina'da kendine muhatâp kılmış,
onlarla ahidleşmiş, onlardan buyruklarına uyacakları
konusunda söz almış ve Hz. Mûsa'nın şahsında
onlara Tevrât'ı göndermiştir. Bu dinin odak noktası, Kudüs'deki
"Mâbed"dir. Tahribinden önce bu Mâbed'in bir odasında
"Ahid Sandığı" bulunmaktaydı. Yahûdiliğin
sembolü, "Yedi kollu şamdan" ve "altı köşeli
yıldız" (Hz. Dâvûd'un yıldızı)dır.

Yahudiliğin Tarihi Seyri

M. Ö. İkinci bin yılın
başlarında Yahudilik Hz. İbrahim'in oğlu İshak'la
sahneye çıkmıştır. İshak'tan sonra Yakub (a.s)
yerine geçti (İbn Haldun, Tarih,2/40). Yakub'un diğer adı
"İsrail" idi. Dolayısıyla Yakub'un
oğullarının adıyla anılan on iki kabile de
İsrail oğullarını oluşturdu. Bundan sonra Yusuf (a.s)'un
daveti (Taberî, Tarih,1/185) üzerine Yakub ve oğulları
Mısır'a göç ettiler (İbn Esir, Kâmil, 1/155).

Yahudilik, sözün tam manasıyla İsrail
oğullarının Babil'de geçirdikleri sürgünden sonra inkişaf
etmiştir. Oradan Filistin'e döndükten sonra (M.d. 538) İlahi
şeriatı bildiren Tevrat, daha fazla bütün hayatın merkezi
sanılmıştır. Yahudilere mahsus hükümleri havi
Tevrat'a göre, Yahudiler yabancılarla evlenemezler. Bu durumda
kendilerini ileride üstün ırk saymalarına kadar vahim sonuçlara
ulaşmıştır (A. Schimmel, Dinler Tarihine Giriş,
110).

M. Ö. İki binlere değin İsrail
oğulları Mısır'da üçüncü sınıf insan
muamelesi gördüler, orada tutsak kaldılar. Ta ki kavmin içinden (İsrailoğullarından)
Musa'nın, onları Firavun'un zulmüne karşı Hak'la
gelip kurtulmalarına kadar. İsrailoğulları Ken'an
iline ulaşarak kurtuldular. Musa, Şeriatıyla
İsrailoğullarına iki özellik kazandırdı. Biri,
Allah'ın kanunlarına itaat etmek, diğeri ise isyana,
başkaldırmaya yönelten bir tabiat hali.

Ken'an ülkesinde başta Filistinliler olmak üzere
çeşitli topluluklarla savaşmak zorunda kalan Yahudiler, İ.Ö
990 dolayında Hz. Davud'un peygamberlik ve liderliğiyle
bileşik bir devlet (krallık) şeklinde örgütlenerek
Kudüs'ü ele geçirdiler.

Hz. Davut'a (a.s) gönderilen Zebur adlı semavi
kitap, Tevrat'ın hükümlerini tasdikleyici olarak geldi. Bu yüzden
Yahudilik İsa'ya kadar sürecektir.

İ. Ö. Dokuzuncu yüzyıldan beşinci yüzyıla
kadar Aramiler, Asurlular ve Babillilerle çeşitli savaşlar sürmüştür.
Babilin Yahuda Krallığını ele geçirmesi ile
İsrail oğulları yeni bir sürgün dönemine giriyordu.

Yahudilik kendi tarihinde Büyük İskender'in
İ.Ö. 322'de Filistin'i ele geçirmesi ile İ.Ö. 4-2 y.y'lar
Helenistik bir dönemin başlangıcı olmuştur.
Helenistik dönemde Suriye, Anadolu, Babil ve İskenderiye'de
Yahudilik önemli merkezler elde etmişti. Bu dönemde Yahudiliğin
kutsal metinleri Yunanca'ya tercüme edildi. Mısır'da zengin
tarih, şiir, felsefe birikimi Yunan bilgisiyle oluştu.

Bu dönem için biraz farklı bilgi şöyledir:
Aşağı yukarı M.Ö. Üç yüz senesinden M.Ö. yüz beş
senesine kadar Yâhudi dini büyük bir devir yaşamıştı.
Selevkyalı hükümdarların, Yahudileri Helenistik fikir ve
siyaset sistemlerine mecbur bırakmalarına karşı
175-143 seneleri arasında Makkabe'lerin isyanları sayesinde
Yahudiler evvela dinî, sonra da siyasî hürriyet elde etmişlerdir.
Selevkyalıların devrini müteakip Romalı hakimiyet devrinde
tekrar Filistinli vatanperestlerin birçok isyan hareketleri meydana gelmiştir.

O zaman da, Eski Ahid çeşitli kaynaklardan gelen,
çeşitli yazar tertip edicilerin izlerini gösteren rivâyet, hikayet,
tarihi ve şairane kısımlarının bir kül haline
getirilmesinden sonra şimdiki şeklini almağa
başlamıştır (A. Schimmel, Dinler Tarihine Giriş,
III).

"Yahudiliğin Helenistik dönem"i İ.Ö.
63-İ.S.135 arasında süren Roma egemenliğine kadar devam
etti.

Roma egemenliği sırasında
bağımsız devlet fikri yoğunlaştı.
Hristiyanlığın ortaya çıkmasıyla birlikte o
yıllar Yahudilik en önemli mezhep çatışmaları
yaşadı.

Birbirini takip eden başarısız
ayaklanmalar Yahudilikte büyük yıkıma yol açtı. Bunun
ardından (doğal olarak) Yahudilik kendi içine dönmeye başladı.
Bu dönem, "Talmud'un geliştirilmesi" adıyla II. yüzyıldan
XVIII. yüzyıla değin sürdü. Filistin ve Babil'deki amoralar
Filistin ve Babil talmudlarını vücuda getirdiler. Bunlardan
Babil Talmudu Yahudi yaşamının o zamanlardaki temelini
oluşturdu. Akdenizdeki Yahudi topluluğu V. yüzyılda parçalandıysa
da Yahudi takviminin korunması ve hahamların çabalarıyla
Avrupa'da Yahudi topluluğu tutunabildi. Diğer yandan
Filistin'den Babil'e geçen hahamlık kurumu Yahudiliğin
Şeriat sistemini bu yeni ülkenin şartlarına
başarıyla uyguladı. VII. ve VIII. yüzyılda İslâm'ın
genişlemesiyle birlikte "goon" adıyla anılan
Babilli Yahudi önderler kendi geleneklerini bütün yahudi toplumlarına
ulaştırdılar.

Ortaçağda Yahudilik, kültürel köklerini
Babil'e dayandıran Sefardi Yahudileri (ki bunlar Endülüs-İspanya'da
idiler. Bunlar Müslüman-Arap kültüründen etkilenmişlerdir) ve
Aşkenazi yahudileri (ki bunlar da Avrupa'nın latin-hristiyan kültüründen
etkilenmiş Fransız-Alman Yahudileridir) türünde biçimlenmişlerdir.
Yine XII. yüzyılda Alman Aşkenazileri arasında Hasidilik,
XIII. yüzyılda Provence ve Kuzey İspanya'daki Talmud
akademilerinde ortaya tefekküre dayalı olarak çıkan bir Kabala
türü de Yahudi mistisizminin en tipik örneklerini oluştururlar. Bütün
bu sayılan kültürlerin arasında çeşitli çatışmalar
ortaya çıktı. Gerek bu çatışmalar, gerek hristiyan yöneticilerin
baskıları ve gerekse 1306 yılında Fransa'dan
Yahudilerin sürülmesi Yahudi kültürünü çözümsüz ve bağlılarının
açıktan dinî bağlılığı söyleyememesi
dolayısıyla dinin bağlılar açısından kendi
içinde kalmasına sebep olmuş, bu durum XVIII. yüzyıla
kadar sürmüştür.

XVIII. yüzyıldan sonraki en önemli hareket
Haskala adıyla bilinen Yahudi aydınlanması olarak gerçekleşti.
Bu dönemde Haskala özellikle Rusya'da ruhbanlık
karşıtı bir harekete dönüştü, toplumsal ve ekonomik
reform talepleriyle birlikte gelişerek yayılma ortamı
buldu. Batı Avrupa'da 1800-1815'te Napolyon döneminde başlayan
"Yahudi Reformu Hareketi" de Haskala'ın ürünü sayılır.
Reformcu yahudilik Almanya'da 1840'larda kurumlaşırken
Avrupa'nın büyük bölümünde başarısız kaldı.
Ancak ABD'de yaygınlaştı.

Yine bu yıllarda "fanatik yahudilik"
(1845) Almanya'sında görüldü. Fanatik Yahudilikte de günümüze
değin sürecek gelenekçilik hakimdi.

XIX.y.y'larda dindışı özellikleriyle
"siyonizm hareketi" reform hareketlerinin sonuçlarından
birisi olması açısından önemlidir. Siyonist hareket
ulusal canlanma ve ana yurda dönme yönünde geliştirdiği plan
ve programla 1948'de İsrail Devleti'nin kurulmasını
sağlayacak kadar Yahudilik açısından
başanlıydı.

II. Dünya savaşı sıralarında Nazi
Almanya'sının giriştiği Yahudi
soykırımından bu yana Yahudilerin yerleşim açısından
temel olarak Avrupa'nın dışında İsrail, SSCB ve
ABD'de toplandıkları dikkat çeker.

Günümüzdeki Yahudi İsrail Devleti resmen
"gelenekçi yahudiliği" benimsemiştir.

Bu genel bilgiden sonra, bu kavmin dünya
literatüründe "Yahûdî, İbrânî, İsrail
oğulları" gibi terimlerle
adlandırılmasının kısaca açıklanması
yapılacaktır. Çünkü konunun iyi anlaşılabilmesi bu
terimlerin bilinmesine bağlıdır:

Yahudî: Hz. İshâk'ın oğlu Hz. Yâkûb'un
on iki oğlu vardı; dördüncü oğlunun adı
"Yuda" veya "Yahuda" idi. Bu nedenle onun adına
dayanarak İsrailoğullarına, "Yahudî" denmiştir.
Filistin'in göneyinde kurulan Yuda veya Yahuda Krallığı
da, ayrıca bu adın kaynağı olarak ileri sürülmektedir.
Çünkü (Ürdün'ün batısı, Samiriye'nin güneyindeki bölge,
yuda veya Yahuda adına nisbet ediliyordu. Esaretten sonra genel
olarak halk "İsrailliler" diye
adlandırılırken, şahıslar birbirine
"Yahudi" diyorlardı.

Böylece onların torunları da günümüze
kadar bu adla anıldılar.

İbrânî: Bu kelime, "İbrî" veya
"Hibrî" kelimelerinden gelmektedir. Bu kelimeler, M.Ö. XV-XIV.
yüzyıllarda Filistin'de görülen göçebe bir kabîlenin adıdır;
"öte tarafın insanları" anlamında, Fırat ve
Ürdün nehirlerinin öbür kıyısından gelmiş olan göçmenleri
ifade eder. Yahûdîlere bu ad, Ken'an ülkesinin yerlileri tarafından
verilmiştir. Bu konuda Yahûdî mukaddes kitabında bilgi
verilmektedir (Tekvîn, XI/27-28; Tesniye, XXVI/5-6).

İsrâîl: Bu kelime, Tanrı ve insanlarla güreşip
yenen anlamında Hz. Yâkûb'a, Tanrı tarafından
verilmiş bir lâkabdır. Bu husus, Tevrât'ta yer almaktadır
(Tekvîn, XXXII/28; XXXV/9-15; Hoşea, XII/4-5). Yahûdi
Ansiklopedisinde kelimenin asıl anlamının belirsiz
olduğu, Tevrat'ta "Tanrı ile güreşen"
şeklinde yer almasına rağmen, "Tanrı ile mücâdele
eden" anlamına gelebileceği belirtilmektedir. (The
Universal Jevish Encyc, V/613). Taberî ise, Hz. Yâkub'a gece içinde
Allah'a giden anlamında "İsrâil" dendiğini
yazmaktadır (Taberî, Thiru't-Taberî, I/320). Ayrıca on iki
Yahudî kabîlesi de "İsrail? adıyla
anılmaktadır (Çıkış Hurûc, III/16). Ancak, bu
adın, Hz. Süleymân'dan sonra ikiye ayrılan ülkenin kuzeyinde
kalan bölümünü teşkil eden kabîlelerin krallığını
nitelendirmek üzere kullanıldığını belirtmek
gerekir. Bununla birlikte Bâbil Sürgününden sonra Yahûda (Yuda)'ya
geri dönen İbrânîler, Yahûda kabilesine mensup olmalarına
rağmen, genel olarak "İsrailliler" adını
aldılar.

Yahûdî inancına göre bu ad Yâkûb'a, Tanrı
tarafından verilmiştir. Bu nedenle Yahûdîlik milli bir din,
Yahova da millî bir tanrı olarak kabul edilmiştir. Onlara göre
İsrail oğulları seçkin bir kavimdir. Sonraları bu ad
genelde, bütün Yahudileri kapsayacak bir biçimde kullanılmıştır.
Bugünkü Yahudi Cumhuriyeti de bu adı kullanmaktadır.

Bu kavim, Ken'an diyarına (Filistin)
yerleşmeden önce "İbrânî", orada "İsrailliler",
Sürgün'den sonra da genelde "İsrailoğulları",
ferden "Yahudi" şeklinde
adlandırmıştır. Ancak bu üç terim, birbirinin yerine
kullanılmış ve halen kullanılmaktadır; yani,
üçüyle de aynı din mensuptan ve aynı topluluk ifade
edilmektedir (G. Tûmer-A.Küçük, Dinler Tarihi, 110-111; Dinler Tarihi
Ansiklopedisi, II 361 vd).

Tevrât'a Göre Yahûdîliğin Tarihçesi

Yahûdîliğin tarihçesi, onların kutsal
tarihini oluşturan mukaddes kitaplarına dayanır. Mukaddes
kitap, âlem'in ve ilk insanın yaratılışından,
peygamber Malaki'ye kadar geçen olayları içinde bulundurur.

Samî ırkından sayılan İbrânîler,
kildânilerin Ur şehrinden çıkıp Harran'a gelirler (Tekvîn,
XI/27-30). Yahve (Tanrı), Abram'a (Hz. İbrahîm) Harran
bölgesinden, Ken'an diyarına göçmesini buyurur. O da karısı
Saray'ı, kardeşinin oğlu Lut'u (Hz. Lût) ve Harran'da
kazandıklarını da yanına alarak Ken'an diyarına
varırlar. O zamanlar orada Ken'ânîler bulunmaktaydı.
Tanrı, Abram'a görünüp o ülkeyi, onun nesline vereceğini
bildirir. Abram da, kendine görünen Rab için bir mezbah (kurban kesme
yeri) yapar. Memlekette kıtlık çıkınca Abram,
Mısır'a gider. Mısır'a yaklaştıklarında
Abram, karısı Saray şöyle der: "İşte
biliyorum ki, sen görünüşü güzel bir kadınsın; ve olur
ki Mısırlılar seni görünce: Bu, onun karısıdır
derler ve beni öldürürler, fakat seni sağ bırakırlar.
Senin yüzünden bana iyi davranılsın, senin sebebinle
canım yaşasın diye: Onun kız kardeşiyim' de. Ve vâkî
oldu ki, Abram Mısır'a girdiği zaman,
Mısırlılar kadının çok güzel olduğunu gördüler
ve Firavun'un emîrleri onu gördüler ve onu Firavun'a medhettiler; kadın,
Firavun'un sarayına alındı. Ve onun yüzünden Abram'a iyi
davrandı; ve onun koyunları, sığırları oldu.
Ve Rab, Abram'ın karısı Sara'dan dolayı, Firavun'u ve
onun sarayını büyük vuruşlarla vurdu. Ve Firavun,
Abram'ı çağırıp dedi: Bana bu yaptığın
nedir? Bu senin karın olduğunu niçin bana bildirmedin? Niçin,
Bu benim kız kardeşimdir' dedin, ben de onu karı olarak
aldım ve şimdi, işte karın, al ve git! Ve onların
hakkında Firavun adamlara emretti; ve onu ve karısını
ve kendisine ait olan her şeyi gönderdiler" (Tekvîn,
XII/1-20).

Abram ve beraberindekiler, Mısır'dan böylece
ayrıldılar. Çok zengindirler. Çobanları arasındaki
bir tartışmadan sonra Abram'la Lut, birbirinden
ayrılırlar. Lut, doğuya doğru gider. Abram ise, Ken'an
diyarında oturur. Abram, bulunduğu bölgede hakimiyetini kabul
ettirir ve bu arada esir edilen kardeşi (daha önce kardeşinin
oğlu olarak belirtilir. Bkz. Tekvîn, XII/5. Karş. Tekvîn,
XIV/14-16) Lut'u kurtarıp yanına alır (Tekvîn, XIII-XIV.
Bâb.).

Bu olaylardan sonra Rab, rüyâsında Abram'a görünür,
ona yardım edeceğini bildirir. Abram, O'ndan zürriyet ister.
Tanrı da vereceğini vâdeder. Karısı Saray'ın
teklifi üzerine câriyesi Hacer ile evlenir ve ondan İsmail
doğar. Bu sırada Abram, seksen altı
yaşındadır (Tekvîn, XI-XIV. Bâb). Doksan dokuz yaşına
geldiğinde Tanrı ona görünür ve onun zürriyetini çoğaltacağını
bildirir. Bunun üzerine Abram, yüzüstü düşer ve Allah, onunla
şöyle konuşur: "Ben ise, işte, ahdim seninledir ve
birçok milletlerin babası olacaksın ve artık adın
Abram (yüce baba anlamında) çağırılmayacak, fakat
İbrahim (cumhûr -halk, umûm-'un babası anlamında) olacak;
çünkü seni birçok milletlerin babası ettim. Ve seni ziyâdesiyle
semereli kılacağım ve seni milletler yapacağım ve
senden sonra zürriyetini, Allah olmak için seninle ve senden sonra
zürriyetinle benim aramda ahdimi, nesillerince ebedî ahid olarak sabit kılacağım.
Ve senin gurbet diyarını, bütün Ken'an diyarını,
sana ve senden sonra zürriyetine ebedî mülk olarak vereceğim ve
onların Allah'ı olacağım" (Tekvîn, XVII/1-8).

Allah, İbrahim'den ve zürriyetinden gelecek
olanlardan ahid olarak her erkek çocuğun sünnet edilmesini ister.
Yine Allah, İbrahim'e, karısı Saray'ın, bundan sonra
Sara (prenses anlamında) olarak çağırılmasını
ve ondan bir oğul vereceğini, adının da İshak
olacağını bildirir. Böylece Sara, Hacer'i kıskanmaktan
kurtulmuş olacaktır.

İbrahim, ahid gereği, kendisi doksan dokuz,
İsmail de on üç yaşında iken, aynı gün sünnet
olurlar. Öte yandan Sara, İshâk'ı doğurur. İbrahim,
oğlu İshâk'ı sekiz günlükken sünnet ettirir. Çocuk
büyüyüp sütten kesildiğinde İbrahim, oğlu için büyük
bir ziyâfet verir. Bu sırada İsmail'in güldüğünü
gören Sara, İbrahim'den, onu kovmasını ister. Bu durum
İbrahim'e kötü görünür. Ancak Allah, İbrahim'e,
Sara'nın dediğini yapmasını, çünkü neslinin,
İshâk'ın adıyla çağrılacağını söyler.
Hacer, İsmail'i alıp çöle gider (Tekvîn, XVII/19-27; XXIXII.
Bâb).

Bir gün Allah, İbrahim'i denemek için, ondan
biricik oğlu İshâk'ı kurban etmesini ister (İslâm'a
göre Hz. İsmail) İbrahim emri yerine getirmek üzere bir mezbah
yapıp bıçağı eline aldığında
Rabb'ın Meleği göklerden ona çağırıp çocuğu
boğazlamamasını, çünkü emri yerine getirdiğini
bildirir. Bunun üzerine İbrahim, gözlerini kaldırdığında,
çalılıkta bir koçun hazır olduğunu görür ve onu
kurban eder. Bu olay üzerine Rab, ona, sözünü yerine getirdiğinden
dolayı, zürriyetinin düşmanlarının
kapısına hâkim olacağını ve zürriyetinden gelen
bütün milletlerin mübârek kılınacağını
bildirir (Tekvîn, XXV/1-20).

İbrahim, yüz yetmiş beş
yaşında iken ölür. "Ve oğulları İshâk ve
İsmail onu Mamre karşısında olan Makpela
Mağarasına, Hitti Tsohar oğlu Efro'nun tarlasına,
İbrahim'in Het oğullarından satın
aldığı tarlaya gömdüler. İbrahim ve karısı
Sara, oraya gömüldüler ve vâkî oldu ki, Allah, İbrahim'in
ölümünden sonra İshâk'ı mübârek kıldı"
(Tekvîn, XXV/8-11).

İshâk'ın çocuğu
olmadığından Rabb'a yalvarır, Esav ve Yakub adlı
iki oğlu olur. Bir gün ülkesindeki kıtlık sebebiyle
İshâk, Filistinlerin kralı Abimelek'in ülkesi Gera'ya gider.
Orada karısını, kızkardeşi olarak
tanıtır. Durumu anlayan Kral, niçin böyle yaptığını
sorar. O da, elinden alınıp kendisine zarar gelme korkusundan böyle
yaptığını söyler (Babası Abram (İbrahim)in
aynı hareketini karşılaştırmak için bkz.
Tekvîn, XII/10-20; XVI/6-12). Bunun üzerine Kral, onları korur.
Varlık sahibi olurlar. Ancak, Filistinler, onları
kıskanarak ülkelerinden çıkarırlar.

İshâk artık yaşlanmış ve gözleri
görmez olmuştur. Bunun üzerine Yakub, babasının
sevdiği Esav'ın yerine, hîle ile kendisini mübârek kıldırır.
Bunu öğrenen Esav çok sinirlenir ve onu öldüreceğini söyler.
Yakub, Harran'a gitmek üzere oradan ayrılır. Gecelediği
yerde, rüyâsında, yerden göğe doğru yükselen bir
merdiven görür. Bu merdivenden, Allah'ın melekleri çıkıp
inmektedir. Başı, göklere ermiştir. Rab, ona şöyle
der: "Baban İbrahim'in Allah'ı ve İshâk'ın
Allah'ı Rab benim. Üzerinde yatmakta olduğun diyarı sana
ve senin zürriyetine vereceğim; ve senin zürriyetin, yerin tozu
gibi olacak ve garba ve şarka ve şimâle ve cenuba yayılacaksın
ve yerin bütün kabîleleri senden ve zürriyetinde mübârek kılınacaktır..."
(Tekvîn, XXVIII/13-15)..

Yakub, uyanınca, "Burası Allah'ın
evidir ve bu, göklerin kapısıdır" deyip oraya
"Beyt el-Lehem" (Allah'ın evi) adını koyar;
yoluna devam edip Harran'a ulaşır. Orada annesinin kardeşi
Laban'ın yanında çalışır; onun iki
kızı yanında, iki de câriyeden on iki oğlu ve bir de
kızı olur. Onları alıp Ken'ân'a babasının
yanına döner.

Yakub, çocuklarından en çok Yusuf (Yosef)'u
sever. Bu yüzden kardeşleri onu kıskanırlar. Yusuf, bir rüya
görür ve kardeşlerine anlatır. Bu rüyâda, "kardeşleriyle
birlikte bir tarlada buğday demetleri
bağladıklarını, kendi demetinin dik durduğunu,
ötekilerin demetlerinin ise, kendisininkinin çevresini kuşatıp
eğildiklerini" söyler. Kardeşleri, bu rüyâdan onun,
kendilerine hâkim olacağı anlamını çıkarırlar,
ona karşı kin ve kıskançlıkları artar. Yusuf,
bir başka rüyâsında güneş, ay ve on bir
yıldızın, kendisine secde ettiğini görür. Bu rüyâyı
babası ve kardeşlerine anlattığında, babası
onu azarlayıp, "Gerçek ben ve anan ve kardeşlerin yere
kadar sana eğilmek için mi geleceğiz?" der.
Kardeşleri onu kıskanırlar, babası da bu sözü yüreğinde
tutar. Yakub, Yusuf'u sürüleri otlatmakta olan kardeşlerinin
yanına gönderince onlar da onu, elbiselerini çıkararak bir
kuyuya atarlar. Daha sonra da kuyudan çıkarıp onu,
Mısır'a giden tüccarlara yirmi gümüşe satarlar.
Babalarına, kardeşlerini bir canavarın yediğini söyleyip,
onun kana batırılmış entarisini gösterirler.

Yusuf, Mısır'da, Firavun'un bir memuru olan
Potifar tarafından satın alınır. Potifar'ın
karısı Yusuf'a aşık olup, ilgisine
karşılık görmeyince iftira ederek onu hapse attırır
(Tekvîn, XXXIX/20). Yusuf, hapisteyken, Firavun'un gördüğü bir
rüyâyı tâbir ederek (yorumlayarak) hapisten kurtulur ve Firavun'un
yanında önemli bir mevkie yükselir (Tekvîn, XLI/40). Daha sonra
Filistin'de bulunan babası Yakub ve kardeşlerini
Mısır'a getirtir. İsrail oğulları, böylece Mısır'a
yerleşmiş olurlar (Tekvîn, XLIII. Bâb). Önceleri burada rahat
bir hayat geçiren Yahûdiler, zamanla büyük sıkıntılara,
köleliğe düşerler (Çıkış, I/12-13).
Onları bu sıkıntıdan kurtarıp "Arz-ı
Mev'ûd"a (Vâdolunmuş toprak Filistin'e) döndüren Moşa
(Hz. Mûsâ) olur (Tah. M.Ö, 1250).

Musa, Firavun ve ordusunun Kızıldeniz'de
boğulup onları izleyememesi sonucu Yahûdileri, Sina'ya getirir.
Burada, Sina Dağında, Hz. Mûsâ'ya Tevrât ve On Emir verilir.
Yahûdiler Sina çölünde kırk yıl dolaşırlar. Mûsâ'dan
sonra Yeşu onları Filistin'e götürür (Çıkış-Hurûc,
VII-XL. Bâblar; Yeşu, I-XXIV. Bâb). Filistin'de Hâkimler ve
Krallar devrinden sonra Kral David (Hz. Dâvûd, M.Ö. 1013-973),
Kudüs'ü alır ve Yahûdilerin en parlak devresini başlatır
(bk. II. Samuel, V-IX. Bâblar). Oğlu Kral Şelomo (Hz. Süleymân,
M.Ö. 973-933), babası tarafından hazırlatılan yere
kutsal Mâbed'i inşa ettirir. O zamana kadar bir çadırda
korunan ve içinde On Emir tabletleri bulunan mukaddes Ahid Sandığı,
Mâbed'in bir odasına konur (bk. I. Krallar, V-IX. Bâblar).

Hz. Süleymân'ın ölümünden sonra krallık,
güneyde Yuda (Yahuda), kuzeyde İsrail olmak üzere ikiye ayrılır
(I. Krallar, XI-XII. Bâblar vd.). On kabîle, İsrail; ikisi de, Yuda
Krallığına bağlanır. Önce İsrail
Krallığı, Asurlular tarafından M.Ö. 721'de; sonra da
Yuda Krallığı Babilliler tarafından M.Ö. 586'da yıkılır.
Mâbed tahrîb edilir ve Yahûdiler, Babil'e sürgün edilir. Sürgünde
Yahûdi halkı, Ezra'nın çevresinde birleşir ve M.Ö.
538'de Kudüs'e döner. Mâbed, M.Ö. 520'den sonra yeniden onarılır
(bkz. Daniel, Ezra, Ester).

Yahûdi Mukaddes Kitabı, önceki peygamberler
kadar, sonraki küçük peygamberlere de yer verir. Bâbil Sürgünü
döneminde İşaya, Yermiya (Yeremya) gibi peygamberler
gelmiştir. İlya-Mesih'ten önceki peygamber, Malaki'dir.

Yahûdi tarihinde Kudüs, İskender'den sonra
Ağidler, Selefkî'lerin eline geçti. Mâbed (Tapınak), M.Ö.168'de
yağma edildi. Makkabî'ler, yeniden hâkimiyeti sağladılarsa
da, M.Ö. 63'de başlayan Roma esâreti dönemi, M.S. 70'de Roma'lı
komutan Titus'un, Kudüs'ü ve bu arada Mâbed'i de yakıp-yıkmasıyla
sonuçlandı. Yahudiler, dünyanın her tarafına
dağıldılar. Mâbed'den arta kalan Batı Duvarı
(Ağlama Duvarı) yüzyıllarca onlarda millî ve dinî
şuûru ayakta tutmuştur. Mesîh inancının verdiği
ümit, onlarda bu şuûrun devamlı varlığını
sürdürmesini temîn etmiştir.

Kur'ân-ı Kerîm'e Göre Yahudilik

Kur'n'da, Yahudilikten bahsedilen âyetlerin sayısı
oldukça fazladır. Onlardan "Ben İsrail",
"Yahud" vb. deyimlerle söz edilen âyetler bulunduğu gibi,
bir bölümünde bazı peygamberler (Hz. Yakub... gibi) konu
edilirken, Yahudilerle ilgili olarak bilgi verilir. Ayrıca Kur'ân'daki
"Ehl-i Kitap" deyiminin şümûlüne, onlar da girerler.

Kur'ân'da, Yahûdiler ile ilgili olarak verilen
bilgileri şöylece sınıflandırmak ve
sınırlamak mümkündür:

1- Allah tarafından Yahûdilere bahşedilen
nimetler.

2- Uymakla yükümlü oldukları dînî hükümler.

3- Peygamberler tarafından kendilerine getirilen hükümlerle
tebliğleri değiştirmeleri ve doğru yoldan
sapmaları.

4- Allâh'a karşı ahidlerini bozmaları,
verdikleri sözden dönmeleri ve bunu alışkanlık hâline
getirmeleri.

5- Yaptıkları kötü işler yüzünden
zillet ve meskenete uğramaları.

6- Yeryüzünde fesad çıkarmaya çalışmaları.

7- Bazı peygamberler ile sâlih kimselere iftirâ
etmeleri veya onları öldürmeleri.

8- Basit menfaatleri uğruna gerçeklere yüz
çevirmeleri.

9- Allah'ın, Yahûdilere tavsiyeleri. Yahûdilerin
tarihçesiyle ilgili olarak Kur'ân'da, Hz. Musâ'ya kadar olan dönem
hakkında yer alan bilgiler şu şekilde özetlenebilir:

Hz. İbrahim, Ulu Allah'ın seçkin kıldığı
peygamberlerden biridir (Alu İmrân, 33-34; Meryem, 58-59). O, ne
Yahûdi ve ne de Hıristiyan'dır. O, müşriklerden de
değildir. Allah'ı "bir" tanıyan gerçek
müslümanlardandır (Alu İmrân, 67, 95; Meryem, 43, 47). Ulu
Allah, onu dost edinmiştir (Nisâ, 125). O çok içli, yumuşak
huylu, konuksever ve kendini Allah'a adamış, dosdoğru bir
kimsedir (Hûd 75; Tevbe,114; Meryem, 41; Buhârî, Tecrîd-i Sarîh
Tercemesi, IX,107). O, görevini tam olarak yapan (Bakara, 124) ve
kendisine suhuf verilen (A'lâ, 19) bir peygamberdir. Ona, göklerin ve
yerin sırları, yakînî bilgi bahşedilmiştir. Bununla
ilgili olarak Kur'ân'da şöyle denir: "Biz İbrahim'e, yakînen
bilenlerden olması için, göklerin ve yerin melekutunu şöylece
gösteriyorduk"(En'âm, 7/75). Hz. İbrahim, Allah'dan başka
putlara, ay, güneş ve yıldızlara tapınan babası
(Âzer) ile kavmine karşı, görmeyen; batan, zevl bulan
şeylere, Şeytana tapınılmayacağını
anlatmaya çalışır. Kendicinin Ulu Allah'a
tapındığını, O'na hiçbir şeyi ortak
koşmadığını, onları ve
yonttuklarını O'nun yaratığının,
dolayısıyla o'na ibadet, şükür etmeleri gerektiğini,
çünkü O'na döneceklerini bildirir. Onlar, hattâ babası, bu dâvete
uymadılar. Ona, babalarını da böyle bulduklarını
söylediler (En'âm, 74-80; Enbiyâ, 58-67; Sâffât, 85-95: Meryem, 44;
Ankebût, 17; Şuarâ, 70-82). Hz. İbrahim, düşmanının
putlar; dostunun da âlemlerin Rabb'i olduğunu belirterek şöyle
diyor: "Beni yediren de, içiren de O'dur. Hasta olduğumda bana
O şifâ verir. Beni öldürecek, sonra da diriltecek O'dur. Âhiret
gününde yanılmalarını bana
bağışlamasını umduğum O'dur" (Şuarâ,
26/79-82). Hz. İbrahim, görevini yapmış, tebliğde
bulunmuştur. Onu ateşe atarlar, fakat Ulu Allah onu ateşten
kurtarır (Ankebût, 24; Enbiyâ, 70; Sâffat, 93).

Kur'ân-ı Kerîm, Hz. İbrahim ile ilgili
olarak verdiği kıssalarda insanlara, Allah ve âhiret inancı
konusunda yol göstermekte, ibret vermekte ve onları düşünmeye
dâvet etmektedir (bkz. Bakara, 260; En'âm, 76-79; Sâffât, 85-94).

Allah Teâlâ, Hz. İbrahim'i ve onun soyundan
gelenleri peygamber kıldı. Onlara iyi işler
işlemelerini, namaz kılmalarını, zekât vermelerini
emretti (Enbiyâ, 73). Hz. İbrahim, Allah'dan, iyilerden olacak bir
çocuk istedi (Sâffât,100-101). Allah da ona ihtiyarlığında
İsmail ve İshâk'ı verdi (İbrahim, 39).

İsmail çocukken babası, rüyasında onu
kurban ettiğini gördü ve bunu ona açtı. İsmail,
babasına emrolunduğu şeyi yapmasını, kendisini
sabredenlerden olacağını söyledi. Böylece Hz.
İbrahim, oğlunu kurban etmek için yanı üzere yatırdı.
Ulu Allah, rüyasındaki emre bağlılıkları
sebebiyle bir kurban gönderdi (Sâffat, 102-107). Hz. İsmail
doğru, uysal, sabırlı, sözünde sâdık bir kimse
olarak Cebrâîl aracılığıyla kendisine vahyedilen,
Allah'ın bir peygamberidir; çevresine zekâtı, namazı
emretmiştir (Sâffat,101; Meryem, 54-55; Enbiyâ, 85; Sâd, 48;
Bakara, 156; Âlu İmran, 84).

Hz. İshâk da doğru, sâlih, mübârek kılınmış,
hidâyete erdirilmiş, âhiret yurdunu düşünen, gönülden
Allah'a bağlı bir peygamberdi (Enbiyâ, 72; En'am, 84; Saffât,
113; Sâd, 45-47). İshâk, annesi çok yaşlıyken
Allah'ın bir lütfu olarak bahşedilmiş ve annesi bu olaya
çok sevinmiştir (Zâriyât, 29-30; Hd, 72-73; Meryem, 49; Sâffat
112). Hz. İshak da, Hz. İbrahim ve Hz. İsmail gibi,
kendisine vahyolunan peygamberlerden olmuştur (Nisâ, 163; Hd, 71).

Hz.Yakûb, Hz.İshâk'ın ardından müjdelenen,
kendisine vahiy indirilen peygamberlerden, dinde kuvvetli, hâlis, sâlih,
sabırlı, hidâyete erdirilmiş bir kimse idi (Bakara, 136;
Âlu İmran, 84; Nisâ,163; Hûd, 71). Hz. Yakûb'un en sevgili oğlu
Hz. Yusuf; ihlâslı, ilim ve hikmet sahibi, güzel bir yaratılışa
sahip, Rüyâ tâbirini bilen, kendisine vahiy gelen peygamberlerdendi
(Yûsuf, 4-8,15, 21-24; En'âm, 84; Mü'min, 34).

Hz. Yusuf, çocukluğunda bir gün babasına,
"rüyamda on bir yıldız, güneş ve ay'ın sona
secde ettiklerini gördüm" der (Yûsuf,12/4). Bu rüyâyı
dinleyen babası ona, bunu kardeşlerine anlatmamasını söyler
(Yûsuf, 5). Ayrıca Hz. Yakub, ona, Allah tarafından seçileceğini,
kendisine rüyâ tâbiri öğretileceğini, daha öncekilere olduğu
gibi, Allah'ın hem ona, hem Yakub âilesine nîmetini tamamlayacağını
söyler (Yûsuf, 6). Kardeşleri, rüyâsında gördüğü
gibi, Yûsuf'u kıskanırlar. Onu, ortadan kaldırmayı plânlarlar.
Babalarının iknâ ederek onu yanlarında götürür ve
kuyuya atarlar. Onu bir kurdun yediğini söyleyip, kanlı gömleğini
babalarına gösterirler. Bir yolcu kafilesi, Yusuf'u kuyudan çıkarıp
beraberlerinde Mısır'a götürerek bir vezîre satarlar. Vezirin
karısı, Yusuf'a âşık olur ve kendisine sahip
olmasını ister. Yusuf reddedince de kadın, ona iftirâ eder
ve Yusuf zindana atılır. Zindanda, rüyâ tâbir eder. Mısır
Melîki, bir rüyâ görür. Bu rüyâyı, kimse tâbir edemez.
Yusuf'un iki hapishane arkadaşı, onu Melîke tavsiye ederler.
Melîkin rüyâsını yorumlayan Yusuf, saraya alınır ve
Mısır hazînesine memur yapılır. Bir süre sonra,
zahîre almak üzere Mısır'a gelen kardeşleri, onun huzûruna
çıkarlar. Yusuf, kardeşlerini tanır, bir vesileyle
ailesini Mısır'a getirtir. İsrail oğulları, böylece
Mısır'a yerleşirler (Yusuf, 7-100).

Hz. Yusuf zamanında Mısır'a
yerleşmiş olan İsrailoğulları, daha sonra
Firavun'un zulmüne uğrayarak, uzun bir esâret hayatı
yaşamaya başlarlar. Onları bu sıkıntıdan Hz.
Musa kurtarır.

Tevrât'a Göre Hz. Musa

Yusuf un ölümünden sonra Mısır'da Yahûdiler
çoğalmaya başlayınca, yeni Firavun, Yusuf'un hizmetlerini
unutup bundan endişelendi. ilerde ülkelerine yönelecek bir saldırıda
düşmanla işbirliği yapmaları endişesiyle onlara
eziyet etmeye başladı. Bu arada onların çoğalmalarını
önlemek için, her doğan erkek çocuğun öldürülmesini
emretti. Musa, işte böyle bir zamanda doğdu. Annesi onu, ancak
üç ay gizleyebildi. Sonra onu ziftlenmiş bir sepete koyarak
ırmağa bıraktı. Nil kıyısındaki
sazlıklara bıraktığı sepetin durumunu,
Musa'nın kız kardeşi Meryem gözlüyordu. Nil'de yıkanmakta
olan Firavun'un kızı, onu buldu ve bir İbrânî çocuğu
olduğunu anlayıp ona acıdı. Meryem, çocuğu
emzirmesi için bir İbrânî kadın çağırabileceğini
söyledi. Firavun'un kızının kabul etmesi üzerine gidip
annesini çağırdı. Çocuk ona verildi ve "sulardan
çekilmiş" anlamına gelen "Moşe" (Musa)
adı verildi (Hurûc Çıkış, I/8-22; II/1-7). Musa, gençlik
yıllarında Yahûdilerin yanına gider, şikâyetlerini
dinlerdi. Yine bir gidişinde, Mısırlılardan birinin,
bir Yahûdiyi dövdüğünü gördü. Yahudiyi koruyarak Mısırlıyı
öldürdü. Olayın duyulması üzerine Musa, Midyan'a kaçtı.
Orada Midyan kâhininin kızıyla evlendi. Kâhinin sürüsünü
otlatırken, Tanrı'nın meleği, Horeb'de bir çalı
ortasında, ateş alevinde ona göründü. Yanan çalının
ateşi bir türlü bitmek bilmiyordu. Bunu merak edip geri dönen
Musa'yı çalının ortasından Allah çağınp
şöyle dedi: "... Ben, babanın Allah'ı,
İbrahim'in Allah'ı, İshâk'ın Allah'ı ve Yakub'un
Allah'ıyım. Ve Musa yüzünü örttü; çünkü Allah'a bakmaya
korkuyordu. Ve Rab dedi: Gerçekten Mısır'da olan kavminin
sıkıntısını gördüm... Onların feryâdını
işittim; çünkü onların acılarını bilirjm... Ve
şimdi gel ve benim kavmimi, İsrailoğullarını
Mısır'dan çıkarmak için seni Firavun'a göndereyim"
(Hurûc-Çıkış, III/1-13).

Böylece Musa, Yahûdîleri Mısır'dan çıkarmak
üzere görevlendirilmiş oldu. Kardeşi Hârun da ona yardımcı
olarak verildi. Bu görevi yerine getirmek üzere Musa Mısır'a
geri döndü. Kavmini Mısır'dan çıkarıp Ken'an
diyarına götürmek istediğini, bunun Allah'ın emri
olduğunu söyleyince Firavun, "Allah kimdir ki, ben ona itaat
edeyim" diyerek onları saraydan kovdu. İkisi arasında
mücâdele başladı. İş, mucize göstermeye kadar vardı.
Firavun, bütün sihirbazlarnı topladı. Onlar da bütün
hünerlerini ortaya koydular. Musa'nın asâ'sı
(değneği) kocaman bir yılan olup, onların bütün
sihirlerini yuttu. Bütün bunlara rağmen Firavun,
İsrailoğullarının Mısır'dan çıkmalarına
izin vermedi. Bunun üzerine Rab Yahve, "Mısırlılara
belâ vereceğini, insandan hayvana kadar bütün ilk doğanları
öldüreceğini" bildirdi. Allah, Musa
aracılığıyla Mısır topraklarına
"on felâket" verdi. Firavun, bu işlerin olduğunu görünce
onların Mısır'dan çıkmalarına izin verdi.

İsrail oğulları, Kızıldeniz'e
doğru yola çıktılar. Ancak Firavun, kararından
pişman olarak onların peşlerine düştü. Kızıldeniz'e
ulaştıklarında Musa elini denize uzattı, sular
yarıldı, İsrail oğulları geçti. Sonra Musa
tekrar elini uzattı, sular eski halini uldı ve Firavun ile
ordusu boğuldu (Hurûc Çıkış, VII/9-12; XII/21-31).

>>>>>


Konular