Şamil | Kategoriler | Konular

Hıbe

HİBE

Karşılıksız vermek,
bağışlamak, karşılıksız
bağış, bağışlanmış şey.

İvaz (bedel) şart
koşulmaksızın bir malın derhal temlik edilmesi: Arapçada
genel olarak atıyye, nihle, sadaka ve hediyye sözcükleri de bû
anlamda kullanılmaktadır. Mecelle 833. maddesindeki tarif şöyledir:
"Hibe, bilâ ivaz bir malı temlik etmektir". 855. maddede,
ivaz şartına bağlı hibe, her ne kadar
başlangıç itibariyle hibe ise de, sonuçlan bakimından
satıştan ibarettir.

İbnü'l-Hümâm (ö. 861/1457), hibenin tarifinde
bilâ ivaz (bedelsiz) kaydından maksadın: "bilâ iktisab-ı
ivaz", yani bir bedel kazanmamak şartıyla bir malı
başkasına temlik olduğunu belirtir (İbnü'l-Hümâm,
Fethu'l-Kadl, Mısır 1315-17, VII,113; Ali Haydar, Düreru'l-Hukkâm
şerhu Mecelleti'l-Ahkâm, II,614).

Hibe ile teberru sözcükleri arasındaki
ilişki şöyle ifade edilebilir. Gerçek veya tüzel bir kişinin,
başka bir şahsın mal varlığı lehine, kendi
mal varlığında meydana getirdiği eksilmeye "teberru"
denir. Teberru sözcüğü, ivazsız hukukî tasarrufların
hepsini kapsayan geniş bir kavram olup, hibeyi de içine alır:
Buna göre "heber hibe bir teberrudur, fakat her teberru bir hibe değildir."

Teberru çeşidine giren başlıca hukukî
tasarruflar şunlardır: Hibe, vasiyet, vakıf, ibrâ, ibâha,
sadaka ve âriyet. Vasiyet; vasiyet edenin ölümünden sonra sonuç doğuran
ve mirasçılar razı olmazlarsa sadece terekenin üçte birinde
geçerli olan bir tasarruftur. Hibe kabzla tamam olurken vasiyet Iehine
vasiyet edilenin kabulü ile tamamlanır. Vakıf; bir malı,
genel olarak bir akan, bir hayır cihetine ebedî olarak tahsis
etmektir. İbrâ; alacaklının, alacağını
almadığı halde, borçlusunu ödemeden muaf tutmasıdır.
ibrâ, mecaz yoluyla hibe sayılır ve borçlunun bunu kabul
etmesi şartı aranmaz. Hibe temlîkî bir tasarruf olduğu
halde, ibâha genellikle yapıldığı anda lehine teberru
yapılan şahısça tüketilen, yenilip içilen bir bağış
çeşididir. Meselâ; bir kimseye yemek parası vermek bir hibe,
onu eve götürüp yemek ikram etmek bir ibâha tasarrufudur. Sadaka;
Allah rızası için ve sevap kazanmak amacıyla birine
yapılan bir teberrudur (Mecelle, mad. 835). Âriyet; menfaatin
meccânen temliki, yani kullanma ve yararlanma hakkının teberru
edilmesidir. Hediye ise; birine ikramda bulunmak amacıyla verilen
şeylerdir. Hanefilere göre, hibeden dönmeye (rucu') engel hallerden
birisi yoksa, hediyeden dönülebilir. Diğer fıkıh ekolleri
hediyeden dönmeyi caiz görmezler (Bkz. el-Bakara, 2/263, et-Tevbe,
9/60,104; Mecelle, mad, 834, 862, 863, 864, 874; Ali Haydar, a.g.e.
Mecelle, mad. 834 şerhi; İbn Âbidîn, Reddü'l-Muhtar, Mısır
1286 IV,776; el-Mevsılî, el-İhtayar, III, 48; Ö. Nasuhi Bilmen
İstilahat-ı fıkhiye Kamusu, İstanbul 1967, IV,
262-283).

İslâm hukukuna göre, rüşvet olarak verilen
şeyler hibe veya hediye sayılmaz ve bunların aynen geri
verilmesi gerekir. Bu gibi şeyler tüketilmiş ise kıymeti
ödettirilir (Ali Haydar, Mecelle, 834, mad, şerhi).

Hibenin meşrûluğu kitap, sünnet ve icmâ
delillerine dayanır. Kur'ân-ı Kerîm'de açık olarak hukukî
anlamda hibeden söz eden âyet yoktur. Kur'an'da sık sık geçen
sadaka ve infak terimleri teberru ve hibeyi de içine alacak geniş
kapsamlı sözcüklerdir. Verme ve lutfetme anlamlarında
kullanılan hibe yerine, daha çok bu kökten türetilmiş olan
fiil ve sıfatlar kullanılır: "Mallarını
Allah yolunda harcayanların hali, yedi başak bitiren, her
başakta yüz tane bulunan bir tek tohumun hali gibidir" (el-Bakara,
2/261). "Ey iman edenler, sadakalarınızı-malını
insanlara gösteriş için harcayan, Allah'a ve ahiret gününe
inanmayan bir kim gibi başka kakmak ve incitmek suretiyle heder
etmeyin" (el-Bakara, 2/264). "Eğer sadakaları açık
olarak verirseniz o, ne güzel. Eğer onları gizler ve bu
şekilde yoksullara verirseniz, içte bu, sizin için daha hayırlıdır"
(el-Bakara, 2/271). Hibe, kişiyi cimrilikten korur. Âyette; "Nefsinin
cimriliğinden korunanlar gerçekten kurtuluşa erişmiş
kimselerdir" (el-Haşr, 59/9) buyurulur.
Bağışlarda orta yolun izlenmesi tavsiye edilir. "Onlar
harcadıkları zaman ne israf ederler, ne de cimrilik yaparlar;
ikisi orası orta yoldan giderler" (el-Furkân, 25/67). "Elini
bağlı olarak boynuna asma, onu büsbütün de açıp saçma.
Sonra kınanmış ve pişman bir halde oturup
kalırsın" (el-İsrâ, 17/29).

Hz. Peygamber'den hibe konusunda çeşitli hadisler
nakledilmiştir. Rasulullah (s.a.s.) Kendisi hediye kabul eder ve
karşılığında da hediye verirlerdi (Buhârî,
Hibe,11). O şöyle buyurur. "Karşılıklı
hediyeleşiniz. Böylece dostluğunuz artar ve aranızdaki düşmanlık
yok olur" (Mâlik, el-Muvatta, Hüsnü'l-Huluk,16). Başka bir
hadiste şöyle buyurulur "Nu'mam b. Beşir, (ö. 44/664) oğlu
Muhammed'e bir şey bağışlamış; fakat
karısı Amre binti Revâha ona; Hz. Peygamber'i buna şahit
yapmazsan razı olmam, demiştir. Bunun üzerine Numan b. Beşir,
Hz. Peygamber'e gelip; Amre binti Revâha'dan doğmuş olan bu
oğluma bir şey bağışladım; o da seni bu
işe şahit yapmamı istedi, demiş; Hz. Peygamber ise;
"öteki çocuklarına da bunun benzerini
bağışladın mı?" diye sormuş; hayır,
cevabını alınca; "çocuklarınız
orasında adâletli davranın" buyurmuştur" (Buhârî,
Hibe,13). Başka bir rivâyette, Allah elçisi, "hayır,
cevabını alınca; o halde bağışlananı
geri al" demiştir (bkz. Buhârî, Hibe,12; Müslim, Hibât, 9;
Muvatta', Akdiye, 39).

Ebû Hanîfe (ö. 150/767), Ebû Yûsuf (ö. 182/798),
İmam Muhammed (ö. 189/805), İmam Şâfiî (ö. 204/819) ve
bir rivayette Ahmed b. Hanbel'e (ö. 24/855) göre, bir kimse çocuklarından
bazılarına mal bağışlayıp, diğerlerine
bir şey vermese, bu tasarruf geçerli olur. Onlara göre hadisteki
"geri al" emri, vücûb için değil, fazîlet ve ihsan
kabilindendir. Nitekim, Enes (r.a)'ten rivayete göre, erkek çocuğunu
öperek dizine, daha sonra gelen kız çocuğunu önüne oturtan
bir adama Hz. Peygamber; "Bunların ikisini de eşit tutsana"
buyurmuştur. Bu emir, vücub için değil insaf ye ihsan
niteliğindedir (Sahih-i Müslim, Tercüme ve Şerh, Ahmed
Davudoğlu, İstanbul 1978, VIII, 155).

Hibe bir akit olup, diğer akitler gibi rükünleri
icap ve kabuldür. Mecelle'nin 837. maddesinde; "hibe, icap ve kabul
ile mün'akid ve kabz ile tamam olur" denilmiştir. Hibe
yaşayanlar arasında cereyan eder.

Hibenin Şartları:

1. Bağışlananın,
bağışlama sırasında mevcut olması. Hanefi,
Şâfiî, Ahmed b. Hanbel ve Zâhirîlere göre, hibe konusu olan
şeyin, bağışlama sırasında,
bağışlayanın mülkünde mevcut olması
şarttır. Buna göre, bir hayvanın doğacak yavrusunu,
bağın meydana gelecek üzümünü hibe etmek geçerli değildir.
Ma'dûmun satışı caiz olmadığı gibi, hibesi
de geçerli olmaz (el-Kâsânî, Bedâyiu's-Sanâyi', Mısır
1327-1328, VI,119; İbn Âbidîn, a.g.e, IV, 782; İbn Hazm,
el-Muhallâ, Mısır 1347-1352, IX,116; M. Kadri Paşa, el-Ahkâmü'ş-Şeriyye,
mad. 508; Mecelle, mad. 856).

2. Bağışlanan malın,
bağışlayanın kendi mülkün olması gereklidir.
Buna göre, kiracı, kiraladığı malı, âriyet alan,
elindeki emânet şeyleri hibe edemez. Ayrıca hibe edilecek
şeyin mütekavvim mal olması da şarttır (el-Cezîrî,
a.g.e., III, 403; Mecelle, mad. 857).

3. Bağışlanacak malın
belirlenmiş olması gereklidir. Taraflar arasında bir
anlaşmazlığa yol açmaması için hibe edilenin,
muayyen ve bilinir olması şarttır (İbn Hazm, a.g.e.,
IX,116; Mecelle, mad. 858).

4. Bağışlayanın âkıl ve bâliğ
olması. Bağışlayanın teberru ehliyetine sahip
olması gereklidir. Bu, Mecelle'nin 859. maddesinde şöyle ifade
edilir:

"Vâhibin, âkıl ve bâliğ olması
şarttır binaenaleyh sağîr (küçük), mecnûn ve ma'tuh
(bunak) un hibesi sahih değildir; Amma bunlara hibe sahihtir."

5. Tarafların rızasının
bulunması. Rıza bulunmaksızın cebir ve ikrah ile
yapılan hibe geçerli değildir. Hata ve hile hallerinde hibe
akdinin iptali istenebilir (Abdulkadir Şener, İslâm Hukukunda
Hibe, Ankara 1984, s. 36).

Bir satım akdinde, icap ve kabulden sonra,
satıcı, malı alıcıya teslim etmekle yükümlüdür.
Hibe akdinde ise İslâm hukukçularının çoğunluğuna
göre, bağışlayanın teslim zorunluluğu yoktur.
Hibe bir teberru olduğu için, kabza kadar, bağışlayanın
mülkiyetinden çıkmaz ve bu yüzden hibeden dönmek mümkün olur.
Ebu Hanîfe, Şâfiî ve Hanbelîlere göre hibede kabz
şarttır. Kabzdan önce, mücerred hibe akdi ile, mülkiyet
nakledilmiş olmaz (el-Kâsânî, a.g.e, VI,115 vd.; İbn Kudâme,
a.g.e., VI, 246-248).

Şartlı ve mükellefiyetli hibe:

Bir hibe tasarrufunda, şart veya mükellefiyetin
bulunmaması asıldır. Hanefilere göre, şart veya mükellefiyeti
de içine alabilen ivazlı hibe başlangıç itibariyle hibe
ise de, sonuç itibariyle satımdan ibarettir, bu yüzden de câizdir.
Hatta İmam Züfer'e (ö. 158/775) göre, bu çeşit hibe tam
olarak satım akdi hükmündedir. Şâfiî ve Mâlikîler de, bu
konuda Züfer'le aynı görüştedir (es-Serahsî, el-Mebsût,
Kahire 1324-1331, XII, 79; Sahnun, el-Müdevvenetü'l-Kübrâ, Kahire
1323-1324, XV, 79; Mâlik, el-Muvatta'. Kahire 1348, II, 128).

İvaz şart koşulan hibe ile ilgili
Abdullah b Abbas'tan (ö. 68/687) şöyle bir hadis nakledilir:
"Hz. Peygamber'e (s.a.s) birisi bir deve hibe etmiş, o da
karşılığında bir ödemede bulunduktan sonra, o
şahsa ran oldun mu? diye sormuş; o şahıs, hayır
deyince, onu razı edinceye kadar mukabil ivazı
arttırmıştır" (Ahmed b. Hanbel, I, 295;
Abdurrezzak, el-Musannef, IX, 105). Tirmizî aynı hadisi naklettikten
sonra, bedelin "altı tane genç deve" olduğunu
belirtir. İbn Hibbân'ın rivayetinde, Hz. Peygamber'in:
"Vallahi Kureyş'ten veya Ensar'dan yahut Sakîf'ten olandan başka
hiç. bir kimseden hibe almamak içimden geçti" dediği
nakledilir (el-Askalâni, Bulûğu'l-Merâm, Terc. ve Şerh, A.
Davudoğlu, İstanbul 1967, III, 191, H. no: 790/958).

Hz. Ömer'in (ö. 23/643), yapılan bir hibeye,
karşılık bekleyen kimse hakkında; ya
bağışladığı şey geri verilmelidir, ya
da mukabil bir ıvaz ödenmelidir, dediği nakledilir (Abdurrezzâk,
a.g e., IX, 105). Yine Hz. Ömer'den şöyle dediği rivayet
edilmiştir: "İyi cins bir atımı Hak yolunda
tasadduk ettim. Bir süre sonra sahibi hayvana yazık etmiş. Ben
onu ucuza satacağını anlayarak, Rasûlüllah (s.a.s)'a
hükmünü sordum da: "Onu ne satın al, ne de sadakadan dön;
Çünkü sadakasından dönen, dönüp kusmuğunu yiyen köpek
gibidir" buyurdular (Müslim, Hibât, 1):

Mecelle'nin 855. maddesinde ; "Ivaz
şartı ile hibe sahih ve şart muteberdir" denildikten
sonra, konu şu örnekle açıklanır. Bir kimse ölünceye
kadar kendisine bakmak şartıyla mülkü olan bir akan birine
hibe ve teslim etse, lehine hibe yapılan kimse,
bağışlayanı bakmaya razı iken,
bağışlayan pişman olup hibesinden dönmekle o akarı
geri alamaz.

Rucu Şartıyla Hibe:

İslâm hukukunda, bağışlanılan
şeyin belirli şartlar altında, tekrar
bağışlayana dönmesi şartıyla yapılacak hibe
akdi tartışmalıdır. Bu çeşit hibeler "umrâ",
"rukbâ" ve "süknâ" terimleriyle ifade edilir.

a. Umrâ: Bir evi veya yeri, birisine ömür boyu
yararlanmak üzere vermektir. "Evimi filana ömrüm boyunca
verdim" veya "Evimi sâna ömrüm boyunca verdim" gibi
sözlerle yapılır. Cahiliye devrinde Araplar bir evi veya yeri
ömür boyunca birine verir, o kimse öldükten sonra geri alırlardı.
İslâmiyet bunu gerçek bir hibe sayarak, tasarrufun sürekli olarak
meydana geldiğini ve lehine umrâ yapılanın mirasçılarına
intikal edeceği esasını getirdi. Câbir b. Abdullâh'tan,
(ö. 74/693) Hz. Peygamber (s.a.s)'ın şöyle dediği
nakledilmiştir: "Bir kimse umrâ yaparsa bu, lehine umrâ yapılan
şahsa ve nesline aittir, verene dönmez. Çünkü, onda artık
miras cereyan etmiştir" (Müslim, Hibât, 20, 21, 22; Mâlik
el-Muvatta', II,127-128). Hz. Câbir'in şu rivayeti, şartlı
umrâ'yı diğerlerinden ayırır. Câbir (r.a) şöyle
demiştir: "Rasûlüllah'ın (s.a.s) cevaz verdiği umrâ;
"Bu senin ve çocuklarının olsun" demekle
yapılır. Fakat; "Bu mülk, yaşadığın sürece
senin olsun" derse, mülk, sahibine döner. Ma'mer: "Zührî,
bununla fetvâ verirdi" demiştir (Müslim, Hibât, 23). Umrâ
ile ilgili hadislerin, sürekli hibeyi ifade etmesi karşısında,
müctehidler görüş ayrılığına düşmüşlerdir.

Hanefi, Şâfiî, Hanbelî ve Zâhirîlere göre,
umrâ câizdir. Fakat bağışlayan ölünce, tekrar sahibine
geri dönmesi şartı bâtıldır. Yani, umrâ yoluyla bağışlanan
mal, lehine umrâ yapılanın ölümü hâlinde, onun mirasçılarına
geçer, bağışlayana veya mirasçılarına dönmez
(el Merginânî, el Hidâye, Kahire 1937, III,168; Şâfıî,
el-Ümm, Mısır 1321-1325, VII, 201; İbn Hazm, el Muhallâ,
Mısır 1347-1352, IX,164; İbn Kudâme, el Muğnî, Taif,
t.y., VI, 302, 308). Mâlikilere, İmam Şâfiî'nin eski bir
görüşüne ve Ahmed b. Hanbel'in iki ictihadından birine göre,
umrâ ve rucu' şartı sahihtir. Mâlikîlere' göre, "Bu
sana ömür boyu bir bağıştır" denilmişse
lehine bağışlananın ölümünden sonra mal, bağışlayana
döner (İbn Kudâme, el Muğnî, VI, 304, 307, 308). İmam Mâlik'in
(ö. 179/795), şartlı umrâ'nın cevaz konusunda, Medînelilerin
amelini (uygulama), âhad haber kabilinden olan Câbir hadisine tercih
ettiği anlaşılmaktadır. İmam Mâlik, Kasım
b. Muhammed'den (ö. 102/720) şartlı umrâ hakkında
şunu nakleder: "Benim yetiştiğim insanlar,
mallarında ve verdikleri şeylerde öne sürdükleri
şartlara bağlı idiler". Mâlik, Medinelilerin
uygulaması hakkında şöyle der: "Medîne'deki duruma
göre de umrâ, bağışlayana döner. Ancak bağışlayan,
bu sana ve senin nesüne umrâ'dır, demişse, o zaman durum
değişir" demiştir (Mâlik, el-Muvatta', II,127,128).

b. Rukbâ: Bir kimsenin; "Şu evimi sana rukbâ
yoluyla verdim; ben senden önce ölürsem ev senin; sen benden önce
ölürsen benim olacak" sözleriyle yaptığı bir
bağış şeklidir.

Ebû Hanîfe, İmam Muhammed ve İmam Mâlik'e
göre, rukbâ şartıyla yapılan hibe bâtıldır. Bu
şekilde verilecek mal, alan kimsenin yanında "âriyet"
olarak kalır. Yani mal sahibi, malını dilediği zaman
geri alabilir. Ebû Yûsuf ve İmam Şâfiî'nin yeni ictihadına
göre ise, rukbâ yoluyla hibe câizdir. Sadece şart
batıldır ve hibe, umrâda olduğu gibi sürekli olarak
meydana gelmiş bulunur. Mal, sahibine geri dönmez (es-Serahsî,
a.g.e., XII, 89; el-Merginânî, a.g.e., III,168; İbn Kudâme,
a.g.e., IV, 311). Ebû Hanife ve İmam Muhammed; Şa'bî
(ö.105/723) ve Şureyh (ö. 78/697) vasıtasıyla rivayet
edilen, umrâyı caiz gören, rukbâyı ise reddeden bir hadisi
delil alırlar. Ebû Yusuf ise, Câbir (r.a)'den rivayet edilen, Hz.
Peygamberin hem umra'yı hem de rukbayı caiz gördüğünü
bildirdiği hadisine dayanır (es-Serahsî, a.g.e., XII, 89).

c. Süknâ: Bir kimsenin, evini bir başkasına
yaşadığı sürece oturmak üzere mesken olarak bağışlamasıdır.
Hanefilere göre, bu çeşit bağışta mesken, mülkiyet
sahibine ait olup, mesken bağışlananın elinde âriyet
olarak kalır (es-Serahsî, a.g.e., XII, 89). Mâlikilere göre ise,
süknâ, lehine bağış yapılan kimsenin veya neslinin tükenmesine
kadar yapılmışsa, bunlar ölünce, süknâ hakkı
bağışlayana veya en yakın mirasçısına döner
(Sahnun, a.g.e., XV, 92). Nitekim Hz. Hafsa (ö.41/244), evini ömür boyu
oturması için Zeyd b. el-Hattab'ın kızına
vermiş, Zeyd'in kızı ölümü üzerine, Hafsa'nın
mirasçısı olan Abdullah b. Ömer (ö. 73/692), bu evi geri almıştır.
(Mâlik, el-Muvotta', II,128, Akdiye, H.No: 45).

Ca'ferîlere göre, umrâ, rukbâ ve süknâ'da konulan
şartlara tam olarak uyulması gereklidir (Abdulkadir Şener,
a.g.e., s. 62).

Hibe Yapacak Kimsenin Ehliyeti:

1. Mümeyyiz ve reşidlerin hibe yapma ehliyeti.

İslâm hukukuna göre, hibe yapacak kimsenin
teberru yapmağa mâlik olan kimselerden olması gerekir. Çünkü
hibe bir teberrudur. Teberru yapamayan kimse, hibe de yapamaz. Bu yüzden
küçüklerin ve akıl hastasının hibesi geçerli değildir.
Tasarrufta, ivaz bulunmadığı için tamamen aleyhlerine sayılır.
Yine baba, küçüğün malını ivaz şartı
olmaksızın hibe etmeğe yetkili olamaz. Bu, teberruda ivaz
olmadığı için, küçüğün (yetimin) malına en güzel
yaklaşma sayılmaz. Âyette; "yetimin malına, rüşdüne
erinceye kadar, o en güzel olanından başka bir şekilde
yaklaşmayın" (el-En'âm, 6/152) buyurulur. Hz. Peygamber
şöyle buyurmuştur: "Bizim küçüklerimize merhamet
etmeyen bizden değildir" (Tirmizî, Birr,15; Ebû Dâvud, Edeb,
58; A.b. Hanbel, I, 257). Baba, ivaz şart koşsa bile, Ebû
Hanîfe ve Ebû Yusuf'a göre hibe câiz olmaz. İmam Muhammed bu
durumda hibeyi geçerli sayar. Çünkü O'na göre, satışa mâlik
olan, ivazlı hibeye de mâlik olur (el-Kâsânî, a.g.e., V1,118).

Mecelle'nin 859. maddesinde; "Hibe edenin âkıl
ve bâliğ olması şarttır" denilir. Buna göre,
âkıl ve bâliğ kimsenin, sağlığında
malının tamanını veya bir bölümünü dilediği
kimselere hibe etmesi câizdir. Usul ve fürûu da buna dahildir. Çoğunluk
İslâm hukukçularına göre, hibe yaparken çocukları
arasında eşit davranmanın müstehap olduğu, eşit
davranılmadığı takdirde, hibenin mekruh olmakla
birlikte geçerli olacağı kabul edilmiştir.

2. Hacr altındaki kimselerin hibe yapma ehliyeti.
İslâm bilginlerinin ittifakla hacr sebebi saydığı
haller şunlardır: a) Küçüklük, b) Akıl
hastalığı, c) Bunaklık (ateh), d) Kölelik (rikk), e)
Topluma zarar verme, f) Ölüm hastalığı. İlk üç
sebepte, temyiz gücü bulunmadığı için, bunlarla kısıtlı
olanlar ne kendileri ve ne de veli veya vasileri, bunların
mallarında teberruda bulunamaz. Diğer yandan; sefihlik,
aptallık ve borç sebebiyle hacr altına almanın hibeye
engel olup olmayacağı konusunda görüş
ayrılığı vardır.

Ebû Hanîfe'ye göre, sefil ve bu hükümde olan aptal
(ebleh) ile borçlu kimseler hac altına alınamaz. Bunların
sözlü tasarrufları ve bağışta bulunmaları geçerlidir.

Ebû Yusuf, İmam Muhammed, Şâfiî, Mâlik ve
Ahmed b. Hanbel'e göre ise, sefih, aptal ve borçlu kimseler hacredilir.
Mahkemece hacr karan verildikten sonra, artık bunların
vakıf ve hibe gibi ivazsız tasarrufları geçerli sayılmaz
(Abdulkadir Şener, İslâm Hukukunda Hacr, A.Ü.İ.F.
Dergisi, C. XXI yıl; 1977, s. 345 vd.).

3. Ölüm hastasının hibede bulunma yetkisi.

Ölümle sonuçlanan ağır bir
hastalığa yakalanan kimsenin kavlî tasarrufları bazı
kayıt ve şartlarla geçerli olur. Bu yüzden onlar kısmen
kısıtlı sayılırlar. Ezcümle; hasta iken yaptıkları
vakıf, borç ikrarı ve hibe gibi yükümlülük doğuran
tasarrufları, ancak mallarının I/3 ünden geçerli olur.
Fazlası, vasiyette olduğu gibi tenkise tabi tutulur (es-Serahsî,
XIII,101 vd.; Ali Haydar, a.g.e, II, 736, 740; Mecelle, mad., 1595).

Hibeyi Kabul Ehliyeti:

Hibe tasarrufu kabul ile tamam olur. Bunun için,
lehine hibe yapılanın, hibe sırasında hayatta
bulunması, akıl, bâliğ, mümeyyiz küçük veya mümeyyiz
bunak durumunda olması gerekir. Bu durumda olanlar, hibeyi bizzat
kabul ve kabz edebilirler. Gayri mümeyyiz küçük, akıl
hastası veya bu hükümde olan bunak adına hibeyi velî veya
vasileri kabul ve kabz ederler. Cenin için yapılacak vasiyet geçerli
olduğu halde, hibe batıldır. Çünkü vasiyet mirasa
benzer, ceninin sağ doğduğu takdirde mirasçı
olacağında şüphe yoktur. Hibe ise hayatta olanlar arasında
yapılan bir temliktir (Mecelle, mad. 851-853).

Hibeden Rucû (Vazgeçme):

Hibenin karşılıksız ve bir daha
geri alınmamak üzere yapılması asıldır. Ancak
karşılıksız yapılan hibede mal henüz bağışlananın
elinde duruyorsa, yabancıya yapılmış olsa bile dönmek
mümkündür. Fakat bu mekruh sayılmıştır. Hanefilerin
benimsediği bu görüş, ashab-ı kiramdan Hz. Ömer, Hz.
Ali, Abdullah b. Ömer, Ebû Hureyre ve Fudâle b. Ubeyd (r. anhüm)'a
dayanır.

Hz. Peygamber, hibeden dönmeyi çirkin görmüş
ve yukarıda (Müslim, Hibat 5) kaydettiğimiz hadisi
buyurmuştur. Yukarıda isimleri zikredilen sahabeye göre,
hadisteki benzetme, şer'an değil, mürüvvet ve ahlâk
yönünden yapılan bir benzetmedir. Çünkü köpek, helal ve harama
muhatap değildir. Burada davranışın çirkinliği
belirtilmek istenmiştir (Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi, A.
Davudoğlu, VIII,147,148). Diğer yandan hibeden vazgeçmeye cevaz
veren bazı hadisler de nakledilmiştir. Bir hadiste şöyle
buyurulur: "Hibede bulunan, bir ivaz (bedel) almamışsa,
hibesinden rucu edebilir" (İbn Mâce, Hibât, 6; es-Serahsî,
a.g.e., XII, 48).

Hibeden rucûa engel teşkil eden Durumlar:

a) Kan hısımlığı: Biri
kadın farzedildiği takdirde evlenme engeli doğacak derecede
nesep hısımı olanlara yapılan hibeden dönülemez.
Usul, fürû, kardeşler, kardeş çocukları, amca, hala,
dayı ve teyze bu gruba girer.

b) Eşler, biri diğerine hibede bulunsa,
artık dönemez.

c) İvaz verilmesi halinde hibeden dönülmez.

d) Hibe edilen malda ayrılmaz bir artış
(ziyade-i muttasıla) meydana gelmesi. Bağışlanan tarla
üzerine ev yapılması gibi.

e) Malın, bağışlanan kimsenin
elinden çıkması. Satmak, hibe etmek, helâk veya istihlâk
etmek gibi.

f) Taraflardan birinin ölümü. Buna göre, bağışlanan
öldüğü takdirde, bağışlayan hibes inden dönemediği
gibi, bağışlayan öldüğü takdirde de, mirasçıları
bağışlanmış olan malı geri alamazlar.

Mâlikî, Şâfiî ve Hanbelî hukukçulara göre,
hibeden dönmek caiz değildir. Ancak, baba çocuğuna
yaptığı hibeden dönebilir. Delilleri şu hadistir:
"Kişinin hibesinden dönmesi caiz değildir. Ancak çocuğuna
bir şey hibe eden baba bundan müstesnadır" (Tirmizî,
Büyû', 62; İbn Mâce, Hibât, 2). Hanefîler bu hadisi, hâkim
kararı olmaksızın, rızaya dayanan, hibeden vazgeçme
anlamında kabul ederler (el-Kâsânî, a.g.e., VI, 128-134; İbn
Kudâme, el-Muğnî, VI, 296; es-Serahsî, a.g.e., XII, 54;
el-Cezîrî, a.g.e., III, 417-419; Şâfiî, el-Ümm, Mısır,
132-1325, VII, 105; Abdulkadir Şener, a.g.e, s. 103-105; Mecelle,
mad., 866-874).

Hamdi DÖNDÜREN


Konular